İslamda Termidor

Rıza AYDIN

24 Şubat 2016
İslamda Termidor

''İslam’ın gelişiminde de, özellikle Hudeybiye antlaşmasıyla başlayan süreçte, o güne kadar İslam’ın gelişmesinin karşısında duran, “Beni Ümeyye soyu” ya da “Emevi oğulları” adıyla simgeleşen kesimlerin, İslam’a geçtik görüntüsü altında, iktidarı ele geçirip, İslam’la özdeşleşen kesimler ile onun öncü kadrosu olan Ehli Beyit soyundan intikam aldılar''

“Termidor” kavramı 1789 Fransız ihtilalininde ortaya çıkmış, sosyal bir olguyu anlatmak için kullanılan bir sözdür.

Sosyal bir devrimde ya da sosyal bir gelişim aşamasında, egemenliklerini kaybeden toplum kesimlerinin, yükselen yeni değerlerin temsilcisi görünümünde yeniden iktidara gelip, o sosyal gelişmeyi ya da devrimi yapan toplum kesimleri ile ona öncülük eden kişilerden intikam almasını anlatır. Her devrimin kendi çocuklarını yiyen kediye benzetilmesinin sosyal temeli de budur.

Albet Soboul, “1789 Fransız İnkilâbı Tarihi” adlı kitabının “Termidor gericiliğinin ilerlemeleri” başlıklı bölümde bunu şöyle anlatıyor:

“Thermidorcu devreyi nitelendiren şey, müphem ve karışık siyasi mücadelelerdir. Bu mücadelenin girift oluşu, asıl varılmak istenen hedefi gizlemiştir. “Namuslu insanlar, biraz sonra “eşraf” adını alan bu insanlar o küçük burjuvaları, zanaatçıları, dükkân sahibi esnafı, hattâ kalfaları, bir kelime ile bir ara kendi kanunlarını zorla kabul ettirmiş olan halk inkılâpçılarını siyasi hayattan söküp atmak düşüncesindeydiler.”[1]         

Troçki’de, “İhanete Uğrayan Devrim” adlı kitabında, Sovyetler Birliğinde devrimin geriye doğru gidişe başlayıp, devrimi yapan kadroların tavsiye edilmeye başlandığı, Stalin dönemini “Sovyet Termidoru” diye nitelendirir.[2]

Bence İslam’ın gelişiminde de, özellikle Hudeybiye antlaşmasıyla başlayan süreçte, o güne kadar İslam’ın gelişmesinin karşısında duran, “Beni Ümeyye soyu” ya da “Emevi oğulları” adıyla simgeleşen kesimlerin, İslam’a geçtik görüntüsü altında, iktidarı ele geçirip, İslam’la özdeşleşen kesimler ile onun öncü kadrosu olan Ehli Beyit soyundan intikam aldıklarını düşünüyorum. Bu yazımda kısaca işte bu olguyu anlatmak istiyorum.

***

Hz. Muhammed (MS. 570 ya da 571 doğup – 632’de dünyamızdan göçmüş) Mekke’de İslamiyet’i yeni bir din olarak ilan ettiğinde, onun karşısında, ona engel olmak isteyen kesimin başında, Kureyş kabilesi ile onun önderi olan Umeyve oğullarından Ebu Sufyan ailesi vardı. Hz. Muhammed Kureyş aristokrasisi ya da Kureyş oligarşisi diyebileceğimiz kesimin baskısına dayanamayarak 622 yılında o zamanki adı Yasrib[3] olan Medine’ye göçtü. Muhammed’in önderliğinde gelişen İslami hareketin Medine’deki ilk yıllarında da daha çok Mekkeli Kureyş aristokratlarının ileri gelenlerinden, Ümeyye oğullarının önderi Ebu Süfyan’ın başını çektiği guruplar ile uğraştı, onlarla savaştı desek abartı olmaz.

Hz. Muhammed’in önderliğinde Medine’ye gelen islami gurup, Medine’de büyüyüp gelişerek, hicretten yani Medine’ye gelişlerinden 5 yıl sonra, çevredeki komşuları tarafından değer verilen bir şehir devletine dönüştü[4].

Muhammed hicretten 6 yıl sonraya tekabül eden 628 yılında, Mekke’yi tavaf edip, oradaki dini törenlere katılmak için yanındaki kalabalık bir gurupla yola çıktı [5]. Mekke’ye girerken kimse savaş edilmesini istemiyordu, bu endişeden dolayı Mekke’ye 15 kilometre yakınlıktaki Hudeybiye denilen yerde konaklandı, burada bulunan herkes gelip ölünceye kadar Hz. Muhammed’e bağlı kalacağına dair yemin ettiler[6]. Burada bir kuyu ile büyükçe bir ağaç vardı. Hz. Muhammed kendi temsilcisi olarak damadı Osman’ı Mekke’ye yolladı. Sonunda Mekke’den Kureyşlileri temsilen gelen Süheyl İbn Amr ile Muhammed’in imzaladığı Hudeybiye anlaşması diye bilinen bir anlaşma imzalandı. Bu birçok yorumcuya göre o bölgedeki bütün dengeleri değiştirip alt üst eden bir gelişmeydi.

Maxime Rodinson, kitabında bu anlaşmayı şöyle anlatıyor: “Pazarlıklar sonunda sözleşmeyi kâğıt üzerine yazması için Ali’yi çağırdılar. Peygamber ona şöyle başlamasını emretti: ‘Rahmeti ve merhameti büyük olan Allah adına …’ Süheyl itiraz etti: “Bu kabulüm değil. ‘Ya Allah senin adına’ dersen kabul ederim.’ Muhammed onun dediği gibi yazdırdı ve devam etti: ‘İş bu anlaşma Allahın Elçisi Muhammed’le Süheyl İbn Amır arasında …’ Süheyl buna da itirazı bastı: ‘Allahın Elçisi olduğunu kabul edersem, sana düşman olmamam gerekir’ dedi, ‘Kendi adını ve baba adını yazdır.’ Muhammed gene onun dediğini yaptı: İş bu anlaşma Muhammed İbn Abdullah ile Süheyl İbn Amr arasında kararlaştırılmıştır.’ Sonra şartlar sıralanıyordu. On yıl boyunca iki toplum arasında barış hüküm sürecekti. … Bu yıl, Muhammed ve taraftarları Mekke’ye girmeyecek fakat gelecek yıl Kureyşliler şehri üç günlüğüne boşaltacaklardı, O zaman Müslümanlar serbestçe şehre girecek, dini törenlere katılacaklar ve yanlarında kınından çıkarılmaması gereken kılıçlarından başka silah bulundurmayacaklardı.”[7]

Hudeybiye anlaşması bölgedeki bütün güç ilişkilerini kökten değiştirdi. Bunun sonucu olarak Müslümanlar Hayber’e saldırdılar. O güne kadar Hayber ile Mekkeliler ittifak halinde oldukları için birbirlerine destek oluyorlardı, Hudeybiya anlaşmasından sonra Hayber yalnız kalınca Muhammed’in manevi önderliğindeki Medineliler zengin bir Yahudi şehri olan Haybere saldırdılar. Hayber şehri, Medine’ye 150 kilometre uzaklıkta 7 kaleyle korunan zengin bir Yahudi şehriydi, Medineliler bir aylık bir kuşatmadan sonra Hayberi teslim alıp bütün kadınlarla erkekleri esir aldılar, Hayber’den elde edilen ganimet büyüktü.[8]

Muhammed, Hudeybiye anlaşmasının doğal bir sonucu olarak, bu anlaşmadan 12 ay sonra yani hicretten 7 yıl sonra Mekke’ye hac ziyaretini yapıp geri Medine’ye döndü.[9]  

Bu gelişmelerden sonra Mekkeli Kureyşliler de dâhil, herkes Muhammed’in gücünün karşısında durulamayacağını anlayıp onunla anlaşmanın en doğru yol olduğunu anlamıştı. Bunun için Kureyşlilerin önderi konumundaki Ebu Süfyan, peygamberi yatıştırıp onunla uzlaşmanın yollarını araması için onun ayağına, Medine’ye gitti.[10] Muhammed Mekke’ye karşı bir sefer düzenlemekteydi, herkes Müslümanlığı benimsiyordu, Ebu Süfyan Muhammed’in amcası Abbas’ı yanına alarak Muhammed’in yanına gidip İslamlığı benimsedi. Sonra Mekkelilerin yanına dönüp Muhammed’in şatlarını bildirdi. Kısaca bir zorluk çıkarmadan Mekke’yi Muhammed’e teslim ederlerse kurtulacaklarını söyledi, öylede yaptılar. Ebu Süfyan kendisine karşı gelen eşi Hind’ı susturup, “ uymayın bu kadının sözlerine! Eşi görülmemiş muhteşem bir şey yaşıyoruz” dedi.[11] Sonunda İslam ordusu, Hicretten 8 yıl sonra 11 Ocak 630 yılında bir direnişle karşılaşmadan Mekke’ye girdi. “Mekke’nin alınmasına, Arapçada ‘açılış” anlamına gelen “el- fetih” denildi.[12]  

Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Hadis Tarihi” adlı kitabında şöyle bir ayrıntı veriyor: “El-Belâzuri, İslamiyet girdiği zaman, Kureyşlilerden on yedi kişinin yazı bildiğini söyler ve bunların isimlerini verir” deyip[13] bu 17 kişinin isimlerini sayıyor. Bu isimlere bakılınca, bunların daha çok zengin Mekkeli Kureyşliler olduğu anlaşılıyor. Mekke’nin İslam’a kapılarını açıp o günkü tabirle söylersek “fethedilmesinden” sonra, bir zamanlar İslam’a düşman olan Ebu Süfyan gibi Kureyş önderlerinin, Müslümanlığı benimseyip, bu kesim içinde bir yer edinmeye başladıklarını görüyoruz. Bunların içinde Ebu Süfyan ile oğullarının yanı sıra, ilerde “İslam’ın Kılıcı” olarak anılacak olan, Uhut savaşında, Müslümanları kesin yenilgiye uğratan stratejiyi çizen Halit İbn Velid gibi nice insanın da adı bilinmektedir.[14] Bu durumu Maxime Rodinson şöyle anlatıyor: “… Mekke’nin alınışından sora, o zamana kadar Müslümanlığın büyük düşmanı durumundaki Kureyşliler –onların İslamiyeti kabul edişindeki samimiyet derecesini kuşkuyla karşılamak bile mümkündür-, birden bire yeni devlet düzeninin en yetkili, en gözde kişileri durumuna gelmişlerdir. Eski günlerin çilekeş Müslümanları işte bu sonradan gelmelere tanınan ve bağışlanan zenginliklerle kirletildiklerine inanıyorlardı. Bir zamanın en büyük düşmanı sayılan Ebu Süfyan, şimdi Muhammed’in en yakınlarından biri durumundaydı. Kendi soyunun ve ailesinin (Beni Ümeyye) bireylerini Devlet düzeninin en parlak görevlerine yerleştiriyordu. Oğlu Yezid,Teyme valiliğine atanmış, sonradan Müslümanların halifesi olacak olan Muaviye ise peygamberin kâtipliğine getirilmişti.”[15]

Burada okurun iki şeyi göz önünde bulundurup, bilince çıkarmasını yanı hatırında tutmasını istiyorum, birincisi şu Mekke’nin alınmasından sonra eski çelişkilerden kaynaklanan hasımlıklar bundan sonra İslam içi sorunlar olarak yaşanmaya başlanır, ikincisi de şu, artık Hz. Muhammed’in hayatının sonuna doğru yaklaşılmaktadır. Mekke 11 Ocak 630 yılında alınır, Hz. Muhammed ise dünyamızdan 8 Haziran 632 yılında pazartesi günü göçer [16].

Olaylar çok hızlı gelişmekteydi, Mekke’nin alınmasından hemen sonra, Mekke’ye yüz (100 km) kilometre mesafede ki Taif bölgesinde yaşayan Havazinler ile Taif yerlileri birleşerek bir tehlike oluşturmuşlardı. Hz. Muhammed, hemen 12 bin kişilik bir güçle (27 Ocak 630’da) Tifin üzerine yürüyüp onları kuşatıp, teslim aldı. Yeni Müslüman olan Mekkeliler de Hz. Muhammed’le birlikteydiler. Taiflilerin hem mallarını hem de kadınlarını almışlardı. Müslüman olmayı kabul ederlerse, bu iki şeyden birini alabileceklerini söylediler, Taifliler kadınlarını tercih etti[17]. Ganimet çoktu, bunun bölüşümünde yeni Müslüman olan Mekkeliler de yararlandı, mesela “Ebu Süfyan’a 100 deve verildiği yetmezmiş gibi iki oğluna, Yezid’le geleceğin halifesi Muaviye’ye de yüzer deve bağışlandı.”[18] “Dünkü düşmanlara verilen bu hediyeler, bağışlanan mal ve mülk eski Müslümanları kızdırmıştı.”[19]  

Hz. Muhammed, Mekke’nin alınışından on ay sonra[20] ise kuzey doğuda Bizans sınırlarında bulunan Tebbuk [21] bölgesine bir sefer düzenledi, bu seferde çeşitli sıkıntılar baş göstermeye başlandı. Bazı Müslümanlar bu sefere katılmak istemedi. Maxime Radınson bu durumu şöyle anlatıyor: “Tebbuk seferi sırasında muhalefet cephesi gerçekten önemli bir buhranın başlıca yaratıcısı olmuştu. Çok kimsenin Peygamberin emrine rağmen sefere çıkmadıkları görülmüştür. Medine’de oturan bir Yahudi’nin evinde gizli toplantı yaptıkları biliniyor, bu ev Muhammed’in isteği üzerine ateşe verilmiştir. Mesela Ali Medine’de kalmıştı. Acaba gerçekten söylendiği gibi, peygamberin emri ile ve aileye göz kulak olması için mi bırakılmıştı? Yoksa? Bir kaynak, gitmemekte direnenlerin sefere katılanlar kadar kalabalık olduğunu iddia eder. Sefere katılanlar arasında bile muhalifler vardı. … Sefer dönüşünde, bir muhalif gurubun Muhammed’e suikast düzenledikleri, O’nu uçuruma atmaya çalıştıkları ve tabii Allah sayesinde muratlarına eremedikleri yazılmıştır. Fakat gece vakti ve yüzleri örtülü olarak ortaya çıkan bu adamların kimler olduğu bir türlü öğrenilememiştir.”[22]

İmam Ali’de Tebük savaşına gitmeyip Medine’de kalmıştır, Abdülbaki Gölpınarlı, bu konuda şöyle yazar: “Hz. Resul-i Ekrem (S.M.), Tebük savaşına giderken Hz. Ali’yi (A.M.), Medine’de, yerine halife olarak bıraktı.”[23]

Tebük seferi dönüşü Hz. Muhammed’i öldürmeye çalışanların kimler olduğu konusunda çok çeşitli iddialar vardır, hatta suikastı yapanlar içinde geleceğin halifeleri Ömer ile Osman’ın da olduğu söylenir. Bu konudaki görüşleri Arif Tekin “Hz. Muhammed’in Ölümü” adlı kitabında uzun uzadıya anlatmaktadır. Bu yazının konusu bu olmadığı için, konuyu merak eden insanların bu kitabı mutlaka okumalarını öneriyorum.

Kur’an’da en son tebliğ edilen surelerinden olan Tevbe suresinin 74. Ayetinde bu konuya değinilmektedir. Tevbe suresinin 74. Ayeti ile 107. ayeti birlikte düşünülünce, Peygamberi öldürmek isteyenler için kimlerden kuşkulanıldığı hakkında bir fikre varılabilir. Tevbe suresinin 74. Ayetinde şöyle deniyor: “(O sözü) demediklerine dair Allah’a yemin ederler. Hâlbuki onlar, o küfür sözü söylediler ve Müslüman olduktan sonra tekrar küfre saptılar ve başaramadıkları işe (Peygamberi öldürmeye) yeltendiler. Kin beslemeleri, sırf Allah ve Resulü’nün kendi lütfu ile onları zengin ettiği içindir. …”[24]

Tevbe suresi 107. Ayet ise şöyle der: (Bir de,) zarar vermek, küfre sapmak, müminler arasında ayrılık çıkarmak için ve önceden Allah ve Peygamberi’ne karşı savaşanlara üst olsun diye mescid yapan kimseler vardır. ‘İyilikten başka bir niyetimiz yok.’ diye ağır yeminler ederler. Ama Allah, onların yalan söylediklerine şahitlik eder.”[25]

Tevbe suresinin bu ayetlerinden anladığımız kadarıyla, Kur’an bu olumsuzluklardan, -107 ayetin tavrıyla söylersem- “vakti zamanında “Allah ile Peygamberine savaşanları” sorumlu tutuyor. Muhammed’in bu dünyadan göçüşünden (yani ölümünden) sonra, hadislerinin yasaklandığını düşünürsek[26], Muhammed’in hayatının son günlerinde, bir zamanlar Allah ile Peygamberine savaşmış kişilerin İslam içinde yükselişinin verdiği tehlikeye dikkat çektiği için hadislerin yasaklandığını düşünebiliriz.

Konumuz açısından bakarsak, Tebük seferi sırasında yaşanılanlardan sonra, Muhammed’in hayatında değinilmesi gereken en önemli şey veda haccı diye bilinen hac ziyareti ile orada yaşanılanlardır. Peygamber Hicretin onuncu yılında yani 632 yılının Mart ayında hayatında son kez hac ziyareti için Mekke’ye gidip geri Medine’ye döner[27]. Peygamberin veda haccında Gadir Hum diye bilinen bölgede yaptığı konuşmada, kendisinden sonra Müslümanlar içinde bir ayrılık olacağını, bu konuda ne yapmaları gerektiği konusundadır. Bütün Ali taraftarları, Ali’yi seven kitle örneğin Şiiler bu günü bayram olarak anarlar. Muhammed’in bu konuşmasında, kendisinden sonra Ali’yi vasi yani halife olarak tayin ettiğini söylerler. Abdülbaki Gölpınarlı hem “İslam Tarihi” kitabında hem de “Tarih boyunca İslam mezhepleri ve Şiilik” kitabında bu konuya uzunca yer verir; onun Şiilik kitabından kısa bir pasajı buraya alıyorum: “Ben kimin mevlâsı isem, Alî, onun mevlasıdır” buyurdular. Sonra mubârek ellerini açıp ‘Allâhım’ buyurdular, ‘Ona dost olana dost ol, ona düşman olana düşman ol; ona yardım edene yardım et, onu horlayanı horla; nerde olursa olsun gerçeği onunla beraber kıl.”[28]

Maxime Rodinson, kitabında veda haccından söz eder ama Gadir Hum’da yaptığı konuşmaya her niyeyse değinmez. Ancak İslam tarihini konusunda bütün kitaplar bu konuya değinirler. Hatta Şii ya da Alevi kaynaklar, Muhammed’in bunu insanlara söylemesini (tebliğ etmesini) Allah’ın emrettiğini, Muhammed’in bunu söylemeye çekindiği için, Maide suresinin 67. Ayetinin[29] geldiğini söylerler. Bu konuyu Abdülbaki Gölpınarlı şöyle anlatıyor: “Hz. Peygamber (S.M.), Veda’ Haccından dönerlerken V. Sûre-i Celilenin (Mâide) (yani Kur’an ın 5. suresi demek istiyor –Rıza), ‘Ey peygamber’, Ey insanları hidayete davete memur olarak gönderilen, ‘Sana Rabbinden indirilmiş olan emri bilir; bunu ifa etmezsen, O’nun elçiliğini yapmamış olursun ve Allah seni insanlardan korur; şüphe yok ki Allah kâfir kavme, doğru yolu buldurmak hususunda başarı vermez’ meâlindeki 67. Ayeti kerime nazil oldu.”[30]

Anadolu Aleviliğinde Ali’yi anlatan en temel kitap Yemini’nin 1515’te yazdığı “Fazilet –Nâme’dir.[31]Fazilet –Nâme’de, Gadir Hum’da yaşananların anlatıldığı bölüm yaklaşık olarak 7 sayfadır, ama Fazilet namenin hem nazım (şiir) şeklinde oluşu, hem de dili biraz ağır olduğu için bunun yerine buna da esin kaynağı olan “BUYRUK’ta ki” bölümü buraya aktarıyorum:

“Bu sırada Cebrail geldi:

“Ey Muhammed; Tanrı, Ali’yi vasi etmeni buyurdu” dedi.

Ey Muhammed, Tanrının buyruğunu yerine getirmekten niçin kaçınıyorsun?” diye sordu.

“Ama minber yok” diye karşılık verdi.

Cebrail:

“Ey Muhammed, yüce Tanrı “Ali’yi vasiyet eyle” diye buyurdu” dedi.

“Ey Muhammed, Tanrının buyruğunu yerine getirmekten niçin kaçınıyorsun?”

Peygamber (Tanrının selamı üstünde olsun):

“Peki ama, minber yok” diye karşılık verdi.

Cebrail:

Tanrı deve palanlarından minber yapıp, üzerine çıkıp vasiyet etmeni buyurdu” dedi.

Bunun üzerine, Hz. Peygamber işaret etti. İnsanlar deve palanlarından minber düzdüler. Hz. Muhammed, o minberin üzerine çıktı. Önce güzel bir hutbe okudu. Sonra şunları söyledi.

“Ey insanlar, hakikat Şah-ı Merdan Ali hakkında geldi. Varın Hz. Ali’ye iradet getirin.

Bunları söylerken Hz. Ali’nin elini tuttu. Onu da minber üzerine çıkardı. Ali’yi bağrına bastı. Ve gömleği içine çekti. İkisi de gömleğe girdi. İkisi bir gömleğin yakasından baş gösterdiler. İki baş bir gövde gözüktü. Ve Hz. Peygamber, Ali konusunda şu hadisi okudu:

‘Senin kanın benim kanım, senin etin benim etim, senin vücudun benim vücudum, senin canın benim canım.’

Olayı izleyen sahabeler bu sözleri duyunca şaşırdılar. Bunlardan biri hasetle şöyle sordu:

‘Ey Tanrı’nın Elçisi, kutsal gömleğinizi çıkarın, bir de biz görelim!’

Bunun üzerine Hz. Peygamber, kutsal teninden gömleğini çıkardı. Tüm orada olanlar, Veli ile Nebi’nin iki cisimlerinin bir olmuş olduğunu gördüler.

‘İnandık, ey Tanrının elçisi’ dediler.

Peygamber, kutsal gömleğini yeniden giydi. Bundan sonra Muhammed Mustafa şöyle buyurdu:

‘Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlasıdır.’ Deyip, Hz Ali’nin elini tuttu. Ve başparmağını başparmağına koydu. Ve kendisine vekil olması için kendi yerine dikti. Ve bu ayeti okudu:’

‘Ey Muhammed, şüphesiz sana baş eğerek elini verenler Tanrı’ya baş eğip el vermiş sayılırlar. Tanrı’nın eli onların ellerinin üstündedir. Verdiği bu sözden dönen, ancak kendi aleyhine dönmüş olur. Tanrı’ya verdiği sözü yerine getirene Tanrı büyük ödül verecektir.’

Ayeti okuduktan sonra, inanların en büyüğü Ali üzerine andın koşulları olarak bu dört hadisi okudu: ‘Birinci: Ettaazimili emrullah. İkinci: Eşşefakati âlâ hulkullahi. Üçüncü: Eddünya vel emsahetehu. Dördüncü: Elahiretihi şefaathü.’

Bundan sonra Emir-ül – Müminin Ali katında şu duayı okudu:

‘Tanrım, ona bağlananlara yardım et ve onun düşmanlarına düşman ol! Ona yardım edenlere yardım et. Onunla uğraşanları zayıf kıl. Onu yüceltenleri yücelt. Onun kurtuluşunu çabuk kıl. Tüm çağlar boyunca ister insan, ister cinlerden olsun, ona karşı olanları mahvet. Şefaatlerini ona ve ona katılanlara, onun yandaşlarına bağışla! İyi insanlara, onlarla birlikte doğru yolu göster. Onların arasına kat. Kıyamet gününde inananları onların katından ayırma. Kesindir ki, sen acıyan be bağışlayansın. Acımanla inanları koru.

Bunun üzerine Emir-ül- Müminin Ali, kuşağını seccadenin eteğine bıraktı. Kutsal incilerini o seccadenin üzerine bıraktı. Hz. Resul, toplumuyla birlikte ayağa kalktı. Ve Resûlullah, kuşağını seccade üzerinden aldı. Şöyle söze başladı:

‘Bu inciler tanesi, Cebrail Aleyhisselam’ın Miraç Gecesi’nde benim belime bağladığı kuşak. Beni Miraç’a davet ettikten sonra belime kuşattı. Bende senin beline kuşatıyorum.’dedi.

Kuşağı Ali’nin beline bağladı. Birinci düğüm Tanrı’nın, ikinci düğüm Cebrail’in, üçüncü düğümü kendi adını anarak “Muhammed Resûlullah” deyip düğdü. O sıkı bağın uçlarından birini sağ, birini sol yana soktu. Bunun üzerine şunu okudu:

La ilâhe illallah, Muhammed Resûlullah Ali’yyün veliyy-ullah.”[32]

Hz. Muhammed veda haccından döndükten iki ay sonra hastalanıp yatağa düştü [33] Veda hacından sonrada, konuşmalarında, kendisi dünyadan göçtükten sonra, Müslümanlar arasında ayrılıklar çıkacağına, bu ayrılıklarda Ali ne taraftaysa onu desteklemelerini yönünde konuşmalar yapmış olmalı ki, Muhammed dünyadan göçünce halifeler döneminde hadisleri yasaklanıyor; ben hadis yasağının nedeninin bu türden konuşmaları olduğunu düşünüyorum[34].

Hz. Muhammed hastalandığı sıralarda “nikâhsız olanlar hariç on karısı bulunmakta imiş”[35], sırayla her gün bir eşinin kulübesinde (odasında) kalırmış. Hasta yatağına düşünce, diğer eşlerinden izin alınarak Ayşe’nin odasında kalmasına karar verilmiş.[36] Hz. Muhammed hastalanıp yatağa düşünce, kendisinden sonra müminlerin eğri yola düşmesini önlemek için, sizlere bir vasiyet yazdırayım diye kağıt kalem getirmelerini söylüyor ama ilerde halife olacak olan Ömer buna ihtiraz ediyor, bu esnada yaşanan itiş kalkışı görüp Hz. Muhammed bu isteğinden vazgeçiyor.[37] Abdülbaki Gölpınarlı hem “Tarih boyunca İslam mezhepleri ve Şiilik” kitabında hem de “Sosyal Açıdan İslam Tarihi” kitabında bu konuyu birçok kaynağa dayandırarak anlatıyor. Örneğin İslam Tarihi kitabında şöyle diyor: “Rasûl-i Ekrem (S.M.), hastalığında bir gün, “Bana bir kağıt, bir kalem getirin de size bir yazı yazdırayım ki benden sonra ebediyen sapıklığa düşmeyesiniz” buyurdu. Huzurunda bulunanlar, bu yazının yazılmaması hususunda tartışmaya giriştiler” diyor.[38] Bu olaydan sonra Hz. Muhammed 08 Haziran 632 Pazartesi günü, “ikindi vakti yaklaşırken” bu dünyamızdan göçüyor; yani vefat ediyor.[39]

Hz. Muhammed bu dünyadan göçünce (yani ölünce), Ömer, Muhammed’in öldüğünün halka söylenmesini yasaklıyor, bu konuyu R. Yörükoğlu, şöyle anlatıyor: “Ömer daha sonra öldü diyeni ölümle tehdit ediyor.”[40] Bu konu birçok kitapta vardır. Örneğin Abdülbaki Gölpınarlı “Tarih boyunca İslam mezhepleri ve ŞİİLİK” adlı eseri başta olmak üzere bütün kitaplarında bu konuyu böyle anlatıyor. A. Gölpınarlı ŞİİLİK adlı eserinde, Hz. Âişe’nin şöyle bir anlatımını yazıyor: “Ömer ve Mugıyra b. Şa’be, izin alarak Rusûlullâh’ın hücrelerine girdiler; yüzlerine örtülmüş olan bezi kaldırdılar. Ömer bağırarak “Ah dedi, Rasûlullah ne de şiddetli bir baygınlığa düşmüş; sonra çıkıp yola düştüler. Mugıyra, hücre-i saâdetten çıkarlarken Ömer’e, Andolsun Allah’a ki dedi, Rasûllullah dünyadan gitmiş. Ömer yalan söyledin dedi; Rasûlullah asla ölmedi. Fakat sen fitneci bir adamsın; onun için böyle söylüyorsun. … Hatta bu sözü de yeterli bulmadı; Rasûlullah vefat etti diyeni ölümle tehdide başladı ve ‘Mûsâ nasıl kırk gün kavminden gizlendiyse, nasıl bu müddet içinde ona ölmedi dendiyse, Rasûllah da onun gibi Rabbinin katına gitti; ant olsun ki gene gelecek; bu şüpheye düşenlerin, öldü diyenlerin ellerini, ayaklarını kesecek’ demeye başladı.”[41] Bu türden anlatımlar uzayıp gidiyor ama burada görülen o ki Ömer’de “Mûsâ nasıl kırk gün kavminden gizlendiyse, bu süre içinde ona ölmedi dendiyse” diyecek kadar bir tarihi bilinç vardır. Bu egemen sınıfın refleksi diye de okunabilinir. Bu, Ömer’in tavrının altındaki niyeti de açıklar; “Mûsâ nasıl kırk gün kavminden gizlendiyse, bu süre içinde ona ölmedi dendiyse” sözleri yorum gerektirmeyecek kadar açıktır, Ömer’in niyetini, onun eyleminin altındaki sebebini ayan beyan gösterir[42].

Bilindiği gibi, Muhammed’in toprağa verilmesi Ali ile yandaşları tarafından büyük bir gizlilik içinde gece yapılmıştır. Bu defin işleminden, aynı avludaki başka bir odada bulunan Ebu Bekir’inde kızı, Muhammed’in sevgili eşi Âişe’nin bile haberi olmamıştır, yani haberdar edilmemiştir; ondan bile gizlenmiştir[43]. Bunu A. Gölpınarlı “İSLAM TARİHİ” adlı eserinde şöyle anlatıyor:

“Rasûllullah (S.M) Pazartesi günü vefât etmişlerdi. O gün, Salı gecesi ve günü namaz kılındı. Çarşamba gecesi sabaha karşı defnedildi. Zevceleri (yani Âişe -R), biz, kazma seslerini duyup Rasûl’ün defnedilmekte olduğunu anladık der.”[44] Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik kitabında ise aynı bilgi şöyle verilir. Hz. Âişe der ki: “Biz, Hz. Resûlullâh’ın defninden, Çarşamba gecesi, kürek seslerini duyarak haberdar olduk”[45] Tabloyu öyle düşünün ki, Muhammed ruhunu teslim ettiğinde, sevgili eşleri Âişe’nin odasında bulunuyordu, cenaze dışarı çıkartılmadan bulunduğu odaya defnedilmiştir ama aynı avlunun yan odalardan birinde bulunan eşi Hz. Âişe bundan haberdar edilmemiştir.

Hele Ayşe’nin şu sözleri enteresan: ‘Biz cenazenin defnini, Çarşamba sabahı duyurudan öğrendik: Muhammed’in cenazesi bugün gömüldü şeklinde duyuru yapıldı’ diyor.”[46]  

Muhammed’in öldüğünün bilinmesini, Ömer’in engellemek için, O’nun öldüğünün söylenmesini yasaklaması iyice anlaşılmazsa, Ali’nin Onu niçin gece gömme gereği duyduğu gerekçesiz kalır, tam anlaşılamaz, kanımca bu yüzden de anlaşılamamıştır. Söylemeye gerek yok ama biz yine de söyleyelim, Haziran ayında Mekke’de havalar çok sıcak olur, bir ölünün fazla bekletilmesi, hele de Ömer’in dediği gibi kırk gün bile bekleyebileceğinin dillendirilmesi, korkunç bir şeydir, bu yasak öyle bir cezadır ki Antigone’nin[47] karşı karşıya kaldığı türden bir zulümle kıyaslanır ancak. Ali bu yasaktan dolayı Muhammed’i gece, bulunduğu odanın içine gömmüştür[48]. Diğer yorumları, ne kadar edebi olurlarsa olsunlar, doğru bulmuyorum. Bilindiği gibi son derece nesnel, son derece değerli tespitleri olan -yâda benim böyle gördüğüm- “MUHAMMED” adlı ünlü biyografisinde Maxime Rodinson, olayı şöyle anlatır:

“Ve o gece, alabildiğine anormal ve hiç beklenmedik bir iş yaptılar. Bu büyük ölünün şanına layık bir törenle Baki mezarlığına, oğlu İbrahim’in, kızı Rukiyye’nin ve sayısız yoldaşlarının yanına gömülmesi gerekirdi. Çok daha önemsiz nice kimseler parlak törenlerle gömülmüştü oraya. Ama öyle anlaşılıyor ki Ali, Abbas ve dostları, cenaze alayı(nı) yönetecek olan Ebu Bekir’in peygamberin tartışmasız halefi olarak kabul edileceği bir törene meydan vermek istemiyorlardı. Sezar’ın cenazesini bu amaçla kullanmamış mıydı Antonius ve Stalin bu amaçla kullanmayacak mıydı Lenin’in cenaze merasimini? Ali’yle dostları da peygamberi hemen o gece ölmüş olduğu kulübenin içine gömmeye karar verdiler. Ortaklarının birinin yanda (kumalarının birinin yanda diye anlayabilirsiniz- R) uyumakta olan Ayşe’ye bile haber verilmedi: Ebu Bekir’in kızı değil miydi! Hemen bir çukur kazıldı kulübeye, ceset alelacele yıkandı ve üç harmaniye sarıldıktan sonra çukura yerleştirilerek üzerine toprak atıldı. Kureyşli Muhammed ibn Abdullah’ın işi böylece bitmişti”.[49]

Maxime Radinson’un bu yorumuna, yukarda dediğim nedenden dolayı katılamıyorum. Çünkü bu yorum, Ali’nin neden böyle yapmak zorunda kaldığının anlaşılmasını engelliyor. Eğer Ömer, Muhammed’in öldüğünün duyurulmasını yasaklamasaydı, cenaze bekletilmeden normal olan bir zamanda gömülür, Ali’nin de böyle bir şey yapmasına gerek kalmazdı. Ayrıca böylesi izahlar bundan sonraki Ömer’in ya da iktidarı ele geçiren gurubun diğer hamlelerini, anlamamızı da engelliyor. Örneğin: Ömer’in, Ebu-Bekir’e biat ettirmek için, Fatima’yı, kaburgalarını kıracak kadar darp edip, onun düşük yapmasına sebep olmasını[50], Muhammed’in sözlerinin, (bunlara o zaman hadis denirmiş, bunu bu günkü uydurma hadislerden ayırmak için Muhammed’in sözleri diyorum) toplatıp, yaktırarak Muhammed’in hadislerinin söylenmesini yasaklanmasını[51] açıklamıyor, hatta bunları anlamamızı zorlaştırıyor.

Hz. Muhammed’in vefat ettiği anlaşılınca, Hz. Muhammed’den boşalan devlet katına kimin geçeğinin telaşı başlıyor. Bunun için Benî – Sâide Sakifesi denilen[52] gölgelik bir yerde toplanılıyor. Burada yaşanan bir sürü tartışma, itiş kakıştan sonra Ebu Bekir’in halife olması kararlaştırılıyor. Ebu Bekir’in halifeliğine bey’at etmeyenlerde olduğu için, bundan sonra herkesin bey’atını almaya başlıyorlar.

Ebu Bekir’in halife ilan edildiği mekânda İmam Ali bulunmadığı için, ilk iş olarak Ebu Bekir, İmam Ali’nin bey’atını almak için Ömer’i görevlendiriyor. Ömer, bu maksatla İmam Ali’nin evine gelince Fatima kapıyı açmıyor, Ömer evi yakmakla tehdit ediyor, sonunda kapıyı zorla acıyorlar. Kapı açılınca Fatıma kapı ile duvarın arasında kalıyor, bu arada Ömer karnına da vuruyor. Bu kargaşa içinde Fatima’nın kaburgaları kırılıyor, hamile olduğu için çocuğunu düşürüyor. Düşük doğan bu çocuğun adını Muhsin koyuyorlar ama çocuk yaşamıyor. Arif Tekin,“Hz. Muhammed’in ölümü” adlı kitabında Hz. Fatma’ya bu yapılanları birçok kişinin ağzından uzun uzun anlatıyor [53]. Abdülbaki Gölpınarlı’da Şiilik adlı kitabında bu konuyu aynen böyle anlatıyor.[54]

Hz. Muhammed’in kızı Fatma, Ömer’den aldığı bu darbeler sonucu hastalanıyor, Hz. Muhammed’den kimi kaynaklara göre 75 gün kimi kaynaklara göre de 95 gün sonra vefat ediyor, vefat ederken de, eşi imam Ali’ye, Ebu Bekir’in, Ömer’in mezarına gelmemesi için, kendisini geceleyin gizlice gömüp, cenazesini gömdüğü yeri kimseye söylememesini vasiyet ediyor.[55]

Buraya, Alevilerin başucu kitabı niteliğinde olan HÜSNİYE kitabında bu konunun anlatıldığı bölümü koyarak bu konuyu bağlamak istiyorum. Bilindiği kadarıyla HÜSNİYE, İmam Cefer-i Sadık’ın hem hizmetkârı hem de öğrenci olarak onun yanında bulunmuş, onun yanında olgunlaşmış bir Alevi aydınıdır. İmam Cafer’in bu dünyadan göçmesinden sonra, Abbasi halifesi Harun Reşit zamanında, Harun Reşit’in sarayında onun ulemalarıyla tartışmasıyla ünlüdür. Hüsniye de Fatıma’nın defin olayı şöyle anlatılıyor:

“... Hz. Fatıma, zorla zulümle Fedek tarlasını ellerinden alanları hiç affetmedi. Onlara dargın olarak ağlayarak terk etti bu dünyayı. Ebubekir ve yandaşlarının kendisine reva gördükleri zulmü kıyamet günü kıymetli babasına anlatacağına yemin etti.

Bu vasiyet üzerine Hz. Ali Peygamber’in kızı Hz. Fatima’nın cenazesini geceleyin Hz. Peygamberin kabrinin yanına gömdü ve yerini bulmasınlar diye toprağı düzeltip mezarı gizledi. Hz. Fatımanın orada rahat uyuduğundan hiç kuşku yoktu. Çünkü Hz. Muhammed, “kabrim ile minberimin arası cennet bahçelerinden bir bahçedir” diye buyurmuşlardır.

Hz. Fatımanın vefatının ikinci günü Ömer, Ebubekir ve onların yardımcıları beraberce Hz. Ali’nin evine gelip başsağlığı dilediler. Başsağlığının ardından sıra nereye gömüldüğüne gelince, Ali “vasiyeti gereği defnettim” diye buyurdu. Ömer ve Ebubekir, neden ashaba haber vermediğini sorduklarında ise Ali şu cevabı verdi: “ Fatımanın vasiyeti öyleydi. Onun vasiyetine uymamazlık edemezdim. Çünkü vasiyetine uyulmamış bir ruh, kendini incitilmiş, azarlanmış hisseder. Sizler birçok defa Hz. Muhammed’in, “Fatıma benim vücudumun parçasıdır. Onu inciten beni incitmiş olur. Beni inciten ise yüce Allah’ı incitmiş olur” dediğini duymuşsunuzdur. İşte bu söz aklıma geldi, Allah ve Peygamber’i incitmek istemedim.”[56]

Eşi Fatima’nın vefatından, belirli bir süre sonra, İmam Ali’nin Ebu Bekire’e bey’at ettiğini Abdülbaki Gölpınarlı şöyle ifade ediyor: “Bütün bu olaylardan ve Cenâb-ı Fâtima’nın vefatlarından sonra, ümmetin ayrılığına sebep olmamak için Alî, Ebu Bekir’e bey’at etti.”[57]

İmam Ali, Hz. Muhammed’in vefatından sonra temel iş olarak Kur’an’ı kitap haline getirmeye uğraşıyor. Abdülbaki Gölpınarlı, “Hz. Ali’nin, bey’at’a davet edildiği zaman; ‘Kur’an-ı toplamakla meşgulüm, bitmeyince çıkmayacağım’ buyurduğunu” yazıyor.[58] İranlı Şiilerce hazırlanıp, Kevser yayınlarınca yayımlanan Kur’an-ı Kerim ve Meâli, kitabının önsözünde de İmam Ali’nin şöyle dediği söyleniyor: “Allahın Resulü vefat edince Kur’an’ı toplamadıkça abamı omzuma almamaya yemin ettim. Böylece Kur’an’ı toplayıncaya kadar abamı omzuma almadım.”[59] “Abamı omzuna almamak” tabiri, giyinip dışarı çıkmayacağım anlamına geliyor. İmam Ali dediği gibi Kur’an’ı hazırlayıp sunuyor, sonra ne olduğunu İranlı Şiilerin hazırladığı kitabın önsözünde bu, Ebuzer Gıfarî nin dilinden şöyle anlatılıyor:

“Resul-i Ekrem (s.a.a) vefat edince Ali (a.s.) Kur’an’ı toplayıp getirdi ve Allah Resulü’nün (s.a.a.) vasiyeti üzerine onu Muhacirler ve Ensar’a sundu. Ebu Bekir onu açınca ilk sayfasında bir gurubun kötü anıldığını gördü. Ömer ileri çıkarak, ‘Ey Ali! Onu geri götür; bizim ona ihtiyacımız yoktur.’dedi. Emirü’l – Müminin Ali (s.a.) de onu alıp götürdü.’ diyor.[60]

Bu anı, “Salim b. Selame, İmam Cafer Sadık’tan (a.s.) şöyle nakletmektedir: Hz. Ali (a.s) Mushaf’ı toplayınca şöyle buyurdu: Bu, Allah’ın Muhammed’e nazil ettiği kitabıdır; ben onu iki levha arasına topladım.” Onlar ‘Bizimde Kur’an’ın toplandığı bir Mushaf var; senin Mushaf’ına ihtiyacımız yoktur dediler.’[61]

Arif Tekin ise bu konuyu kaynaklara dayandırarak şöyle yazıyor:

“İmam Ali, “Bu arada hazırladığı Kur’an’ı bir gün eline alıp toplumun içine girince ve onlara bunu anlatınca, işte bu Kur’an’dır, biz de Muhammed’in en yakınlarıyız; dolayısıyla Muhammed demiş ki size iki emanet bırakacağım: Kur’an ve en yakınları olan bizleri, sizi bu uyarıları dinlemeye davet ediyorum der. Bunun üzerine bazıları onunla alay edercesine, ‘Al kitabını götür. Bizim ne sana, ne de kitabına ihtiyacımız var, boş ver kitabını, bırak onu’ derler. Ali de tekrar evine döner. Bu arada iktidarın adamları onun peşinden eve gelip zorla kendisini tutarak illaki Ebubekir’in halifeliğini kabul edeceksin; aksi halde seni öldüreceğiz derler. …”[62]

Bu bahsi kapatmadan İmam Ali’nin hazırladığı Kur’an’ın niteliği ile de kısaca bilgi vermek istiyorum, Hem Abdülbaki Gölpınarlı, hem Arif Tekin hem de İranlı Şiilerce hazırlanan Kur’an’ın önsözünde İmam Ali’nin hazırladığı Kur’an’ın nüzül sırasına (yani tebliğ ediliş sırasına) göre hazırlandığını söylüyorlar. Bence doğru olan yöntemde bu.

***

SORULMASI GEREKEN, SORULMAYAN SORULAR

Ne zaman, Kur’an[63] üzerine düşünsem, ne zaman bu konu gündeme gelse, aklıma hep şu soru takılır: Kur’an ister Allah tarafından gönderilmiş olsun, isterseniz de Hz. Muhammed tarafından düşünülüp tebliğ edilmiş olsun, bir sırayla gelmiş ya da tebliğ edilmiş. Bu gün elimizde bulunan Kur’an’ları ilk defa düzenleyen akıl, neden bunları geliş sırasına göre dizmemişte, bu sırayı karıştırmış; burada güdülen amaç ne? Bunu böyle dizen akıl acaba neyi amaçlamıştır?

Bu sorular, bu güne kadar sorulup cevapları aranmış mı bilmiyorum ama sorulmaları gerektiğini düşünüyorum. Benim incelemelerim sonucu edindiğim izlenim şu: İslam’ın ilk dönemleri olan Mekke’de geçen on yıllık süre ile Müslümanların eski adı Yesirib olan Medine’ye varıp orada güçlendikten sonra tebliğ edilen surelerin ruhunun birbirinden farklı olduğu.. Zaman zaman Mekke’de tebliğ edilen ayetlerin ruhu ile Medine’de tebliğ edilen ayetlerin ruhunun birbirleri ile böylesi bir kıyaslamasını yapayım diye düşünürüm ama bununla kimse ilgilenmez diye vazgeçiyorum. Kur’an’ı, okuyacak olan herkese de buna dikkat ederek okumalarını salık veriyorum. İgnaz Goldziher’in, “İslam’da Fıkıh ve Akaid” adıyla yayımlanan kitabında sanki bunu anlatmak için şöyle diyor: “Kur’an’la ilgili en eski rivayetler, 114 sûrelik Kur’an’ı iki kısma böler ve Mekke’de inen âyetlerle Medine’de inenleri birbirinden ayırır. Tarihsel gelişmeye dayanan bu ayrımı, Kur’a’ın eleştirel ve estetik bir incelemesi tümden desteklemektedir.”[64]

Kitaplığımda İniş (Nüzül) sırasına göre düzenlenmiş üç tane Kur’an-ı Kerim tercümesi var. Bunlardan birini Doç. Dr. Niyazi Kehveci yayına hazırlamış, birini Abdurrahman Abdullahoğlu, bir diğerini de Hakkı Yılmaz yayıma hazırlamış.

Bu kitaplar içinde Hakkı Yılmaz’ın yayına hazırladığı “Nüzul Sırasına Göre, Necm, Necm Kur’ân’ın Türkçe Meâli” adlı kitapta önemli bir farklılık var. Hakkı Yılmaz, yayımladığı Kur’an tercümesinin önsözünde, çok büyük bir iddiada bulunarak şöyle diyor: “Mevcut Mushaflarda her surenin başında bulunan besmeleler Kur’an’dan olmayıp iki sûre arasını belirtmek amacıyla sonradan konulmuştur. Kur’an’da 2 tane besmele vardır. Biri Fatiha sûresi diye adlandırılan âyetlerin (14. necmde görülebilir) başındaki besmele, diğeri de Neml sûresi’nde Süleyman Peygamberin Sebe melikesine yazdığı mektubun (144. Necmde görülebilir) başındaki besmeledir. Biz necmleri numaralandırmak suretiyle birbirinden ayırdık.”[65] Bundan dolayı Hakkı Yılmaz’ın yayımladığı Kur’an çevirisinde surelerin başında “Rahman ve Rahim olan Allahın adıyla” diye başlayan besmele kısmı yok. Hakkı Yılmazı haklı buldum, bu besmeleler ayetten sayılmıyor ayrıca bunu bize Allah söylüyorsa niye kendi adını anarak söylesin ki; bunun mantığı var mı? Ama bu şu soruyu da sormamızı engellemiyor: Hani Kur’an geldiği gibi korunuyordu, ona hiçbir söz, hiçbir ilave edilemiyordu? Demek ki iyi niyetle de olsa, sonradan bir şeyler ilave edilebilinmiş.

Burada bir not olarak, söyleyeyim, Anadolu Alevileri, “Mushaf’ı Osman” dedikleri, Osman’ın hazırladığı kitabı kabullenip savunmazlar.

***

Halifelik makamına oturan Ebu Bekir’in bundan sonraki ilk işi Hz. Muhammed’in akıllarda kalan sözlerine eğilmektir. Bilindiği gibi İslam tarihinde buna Hadis denir. Şimdi, sade inanmış bir insanın duyunca aklına durgunluk veren, inanmakta zorlandığı konu şudur: Halifeler döneminde hadisler yasaklanıyor, o dönemde hadislerden bahsetmek külliyen yasak. Bu konuyu en iyi şekilde anlatan Abdülbaki Gölpınarlı şöyle diyor: “Hz. Peygamber’in (S.M) ebediyete göçmelerinden sonra ümmetin din ve dünya işlerini uhdelerine alanlar, birçok hususta Kur’an-ı Mecid’i, Hz. Rasûl-i Ekrem’in (S.M) hadisleri açıkladığı halde hadislerin yazılmasını şiddetle yasakladılar. Birinci Halife, beş yüz hadis topladığı halde sonra onları getirip yakmıştır. İkinci Halife, kimde hadis varsa onları yok etmesini bütün şehirlere, şehirlerin halkına bir yazı ile bildirmişti, Muhammed b. Ebi – Bekr (yani Ebu Bekirin oğlu Muhammed) Ömer’in, yazılı hadisleri getirtip yaktırdığını söyler.”[66]  

Abdülbaki Gölpınarlı, hadis yasağını anlatırken, çok önemli olduğunu düşündüğüm şöyle bir açıklama da yapıyor: “Kur’ân-ı Mecîd, Hz. Peygamber’in (S.M) vefatlarından sonra Hz. Emîr’ül-Mümin Ali (A.M) tarafından toplanmış, yazılmıştı. Ayrıca birinci halife zamanında da sahabeden bir hey’et Kur’an-ı yazmışlardı; tertibiyse bizzat Hz. Peygamber (S:M) tarafından yapılmıştı. Bu bakımdan bu hadis yasağının, hadislerin Kur’an’a karışması ihtimali düşünülerek alınmış bir tedbir mahiyetinde olduğu, doğru olmasa gerekir.”[67]

Ben bu hadis yasağının, Muhammed’in, 'ben dünyadan göçünce, aranızda ayrılık çıkacak, bu ayrılıkta Ali’nin tarafını destekleyin' şeklindeki uyarıcı sözlerinden dolayı olduğunu düşünüyorum. Burada konuyu kapatmadan şunu da not etmeliyim, ilk defa Hadis toplayan kişi Buharalı olduğu için Buhari diye anılan bir zattır. Buhari, Hz. Muhammed’in vefatından 178 yıl sonra 810 yılında dünyaya gelmiş bir kişidir. Buhari’nin, hadis toplama işine 22 yaşında başlamış olabileceğini düşünürsek, Hadis toplamaya, Hz. Muhammed’in vefatından tam iki asır (yani 200 yıl) sonra başlandığını görürüz ki, o günün koşullarında bunun nasıl olabileceğini sizler düşünün.

İSLAMDA TERMİDOR

İmam Ali (doğumu 598 - ölümü 661), Ebu Mülcem tarafından öldürülünce, Kur’an’ın Tevbe suresinin 107. ayetinde söylediği dille söylersem, “daha evvel Allaha ve peygamberine karşı savaşmış olan”, sonradan İslam’ın içine girip İslam’ın içinde İslam kisvesi altında yükselmeye başlayan Ümeyve – Emevi oğullarının önünde hiçbir engel kalmıyor. Bundan sonra ellerine geçirdikleri devletin adını Emevi devleti diye değiştiriyorlar. Emevi Devletinin ilan edilmesi, İslam’da Termidor hareketinin taçlandığı andır. İmam Ali bu dünyadan göçtükten sonra artık Emevi ailesinin önünde korkulacak hiçbir engel kalmadığı için saf olarak görünmeye başlarlar. Buraya kadar anlattıklarıma ek olarak, Sosyal pratik açısından Emeviliğin ne olduğunun anlaşılması için yaşanılan şu tarihi anların göz önüne getirilmesi yeterli olur sanıyorum.

Fuzuli, “Hadikatü’s Süedâ” adlı eserinde, Kerbela destanını anlatırken, Aşure günü diye bilinen, Muharrem ayının onuncu gününü, şöyle anlatır. Hüseyin savaş meydanına çıkıp savaşacak er istiyorum deyince “karşısına, Şam emirlerinden ve dövüşte şöhret kazanmış olan Kartube oğlu Temin çıkıp”, Hüseyin’e şöyle dediğini yazar:

“-Ey Hüseyin! Dedi. Tek başına öyle bir askerin karşına çıkmışsın ki, baban ve atan eski günlerde Nehrivan’da, Sıffıyn cenginde çoğunun –atasını, babasını- öldürmüştür. Hatıralarında henüz o kin silinmemişken, şimdi de çoğunun dost ve evladının öldürülmesi düşmanlığı yenilemiştir! Zaman zaman da daha tazelenmektedir. Böyle bir askerle karşı karşıya gelmek yanlış bir harekettir. Yapılacak iş biat yoluna girmek ve kurtuluşa ermektir.” dediğini yazar.[68] Şehit edildiği gün İmam Hüseyin’in karşısında oluşan ordunun -topluluğun durumunu, kininin ta nerelere dayandığını görüyor musunuz? Emevi iktidarının niteliği, bundan daha iyi nasıl anlatılır? Annem “dinleyen anlatandan uz olmalı, anlatıcıyı yormamalı” derdi. Bu yüzden sözü daha fazla uzatmak istemiyorum.

Kerbela cengin sonunda İmam Hüseyin şehit edilir. İmam Hüseyin’in gövdesi Kerbela sahrasında bırakılıp, kesik başı, Sam’a götürülerek, gümüş bir tepsi içinde, Halifenin sarayına getirilip, Yezid’in önüne konur. Hem Emevi devletinin başı, hem de halife olan Yezid’in, elindeki bir çubukla, İmam Hüseyin’in dişlerine vurduktan sonra, mağrur bir eda ile şöyle dediğini tarih kitapları yazar. “Keşke Bedir’de bulunan büyüklerim sağ olsalardı da bu hâli görselerdi ve sonrada bana, sevinerek, elin vâr olsun diye seslenselerdi. Toplumun ulularını öldürdük, Bedir savaşının öcünü aldık; Hâşimoğulları saltanatla oynadılar; yoksa ne gelen bir haber var, ne inen bir vahiy. Bende anamın oğlu olmayayım Ahmed oğullarının yaptıkları işlerin öcünü almazsam.” [69]

Emevi devleti resmiyette yaklaşık olarak bir asır yaşamıştır ama Aleviler Hz. Muhammed’in vefatından sonra iktidarın el değiştirdiğini, Emevi devletinin bu sürecin bir ürünü olduğuna inanırlar. Bütün bunlardan dolayı da Aleviler, hem Emevi geleneğini, hem de Emevi geleneğinin türevleri olarak gördükleri Sünniliği kendilerinden saymazlar; onlarla kendilerinin aynı dinden, aynı kültürel gelenekten geldiklerini (olduklarını) asla kabul etmezler.

Hamdullah Çelebi 1827’de, Şeriat mahkemesinde yargılanırken, sorulan sorular üzerine bir yerde aynen şöyle diyor: “efendim kadı hazretleri. Senin ehli Sünnet vel Cemaat dediğin mezhep sapkın ve bidattır. Can hayfı olmadan doğruyu söylediğimin tutanaklara geçilmesini istiyorum. Mahkemenizin ve şu andaki devletinizin İslam diniyle yakından uzaktan ilginiz alakanız yoktur. … benim sizden can için bidat mezhebinize İslam diyeceğimi mi sanıyorsunuz?”[70]

Bu duruşmanın diğer bir gününde yine sorulan bir soruya, Hamdullah Çelebi şöyle bir yanıt veriyor: “ Kadı Efendi Hazretleri, sen Sünni güruha İslam dememizi mi istiyorsun? Bizlere hiddetle, şiddetle kabul ettiremezsin. Asla Müslüman diyemem.’ … ‘Efendim kadı Hazretleri, asla acıma hissi olmayan zalim, gaddar, bu kadar merhametsiz kişileri kabul edemem. Hiçbir gerçek eren, eşkıya güruhuna İslam veye Müslüman dememiştir”[71]

Yine başka bir gün bir soru üzerine şöyle diyor Hamdullah Çelebi: “Kerbela’ Hz. Hüseyin şehitliğinde demişti ki kan döken katil bu şaki güruhu asla İslam olamaz buyurmuştur. Ve bu şaki güruhuna mahşerde dedem şefaat etmeyecek demiştir.

O tarihten sonra gelen erenlerden, evliyalardan, imam veya şeyhten, maşayihten asla kimse Kerbela katillerine ve benzerleri olayları meydana getirerek kan dökenlere asla İslam ve Müslüman denilemeyeceğine yeminle bildirmişlerdir.”[72]Sünnilik asla ve asla din ve mezhep değildir. Halife’nin sarayında hükümet etme siyasi gurubudur[73]

Aleviler Emevi geleneğinin türevlerinin hiçbirine İslam ya da Müslüman demezler. Alevi dünyasında bir konudan söz edince, o konu hakkında Alevi ozanların deyişlerinden[74] örnek vermek bir gelenektir. Ben bu geleneğe uyarak iki deyişte sunmak istiyorum. Bu deyişlerden biri, Feyzullah Çınarın türkü olarak söylediği sözleri Edip Harabiye ait olan Ebu Hanifiyi anlatan deyiş. Bilindiği gibi Ebu Hanifi Sünni geleneğin en önemli en yaşlı imamıdır. Onu Harabi anlatırsan ona sen İslam değilsin diyor. Diğer deyiş ise derisi yüzülerek katledilen Nesimi’nin:

 ETME VAZİFE

Mezhebinden bir zâhit sual olunsa

Dersin ki mezhebim Ebu Hanife

Zerre kadar senin imanın ola

İmam demez idim böyle herife

 

Hâşa şümme hâşa[75] İmâm değildir

Vallah-i İmâm-ı âzam değildir

İmamlık bertaraf İslam değildir

Kulak asma böyle bir ercâife[76]

 

Cenâb-ı Hazret-i Nebiyyüzzişân[77]

Evladına oldu bu herif düşmân

Harabî sen İmam Cafere bağlan

Başka mezheplere etme vazife 

***

Nesiminin deyişi de şöyle:

Şu bizim imanımız bir imana benzemez

Ruhumuz rüya görür bir seyrana benzemez

Engindir makamımız yücedir menzilimiz

Hızlı gider göçümüz bir kervana benzemez

 

Süleymanlar içinde Ali bir Süleyman’dır

Süleymanlar bildiler Süleyman’a benzemez

Avam kavmi niçin kabul etmez dirliği

İçimizde dinimiz Müslüman’a benzemez

 

Sırrı zatım pevheriyem ben Müslüman olmazam

Ehli İrfan’a yakınem ben Müslüman olmazam

Atam der Müslüman’ım, hem de Veliyim amma

Bu şeriat şart üzere ben Müslüman olmazam

 

Ey Nesimi fark etmezler evliyanın sırrını

İçtiğimiz bir katre, bir ummana benzemez

Kitabımızda bir kıl dağlar kadar görünür

Biz bir ayet okuruz, bir Kur’an’a benzemez.

***

Tarihsel olarak, kendi kendilerine: Işıkçı (Işık tayfası), Babayi, Kırklar, Çelebiler, Kalenderiler, Bektaşiler, Kızılbaşlar, Aleviler diye adlandıran anlayışın uluları Emevi geleneğinin türevlerine “İslam” ya da “Müslüman” demezler amma tarihsel olarak bir devlet dini haline gelen Sünnilik bu isim hakkını elinde bulunduruyor. Yani Müslüman ya da İslam denince ya Sünni ya da Şiiler akla geliyor. Bu yüzden Anadolu’daki Alevilerin kendilerine sadece Alevi ya da Kızılbaş demeleri yeterlidir. Bence tarihsel, toplumsal, düşünsel süreçler açısında hiçbir şekilde Emevi geleneklerine benzemeyen Alevilerin adlarının da onlardan ayrı olması doğru olur[78]. Bence Aleviyiz ya da Kızılbaşız demeleri yeterlidir.

Aşk ile

Rıza Aydın. 19 Şubat 2016.

[1] Albert Soboul, 1798 Fransız İnkılabı Tarihi, cem yayınları İstanbul 1969, sayfa 462.

[2] Leon Troçki, İhanete Uğrayan Devrim, Yazın yayıncılık İstanbul 1991, sayfa 70.

[3] Medine çarşı demek, Medine’nin önceki adı Yesirib, Bakınız İslam Ansiklopedisi Medine maddesi.

[4] Maxime Radinson, Muhammed, İstanbul 1998, sayfa, 212.

[5] Maxime Radinson, Muhammed, İstanbul 1998, sayfa, 240

[6] Maxime Radinson, Muhammed, İstanbul 1998, sayfa 241, İslam Ansiklopedisi Hudeybiye maddesi. Ayrıca bakınız Abdülbâki Gölpınarlı, Sosyal Açıdan İSLAM TARİHİ, İstanbul 1991, sayfa, 103-104

[7] Maxime Radinson, Muhammed, İstanbul 1998, sayfa 242. Ayrıca bakınız Abdülbâki Gölpınarlı, Sosyal Açıdan İSLAM TARİHİ, İstanbul 1991, sayfa 103 -104. A. Gölpınarlı, şöyle bir ayrıntıyı da belirtmiş: “… Anlaşmanın sonuna ‘Allah’ın Elçisi Muhammed’ yazılınca da Suheyl, senin Peygamberliğini kabul etseydik zaten buna lüzum kalmazdı; Abdullah oğlu Muhammed yazdır dedi. Hz. Muhammed (S.M), Ali’ye öyle yaz deyince Ali, Yâ Rasûlallah dedi; Allah’ın verdiği sıfatı senin adından silemem ben; bağışla beni. Hz. Muhammed (S.M), kendileri alıp mühürü sildiler.” Sayfa 104.  

[8] Maxime Radinson, Muhammed, İstanbul 1998, sayfa, 242-243-244, ayrıca bakınız Abdülbâki Gölpınarlı, Sosyal Açıdan İSLAM TARİHİ, İstanbul 1991, sayfa 103 – 1o4

[9] Maxime Radinson, Muhammed, İstanbul 1998, sayfa, 244. Abdülbâki Gölpınarlı, Sosyal Açıdan İSLAM TARİHİ, İstanbul 1991, sayfa 112

[10] Maxime Radinson şöyle diyor: “Ebu Süfyan ise uzun zamandır peygamberle anlaşıp dost olmayı en akıllıca iş sayıyordu. Uzun tartışmalar sonunda çoğunluğun onun gibi düşündüğü ortaya çıktı. … Ebu Süfyan Peygamberi yatıştırmakla görevlendirildi ve Medine’ye, onun ayağına gitti.” Sayfa 247.

[11] Maxime Radinson, Muhammed, İstanbul 1998, sayfa, sayfa 248. Bence Ebu Süfyanın böyle demesi bunu görmesi çok önemli.

[12] Maxime Radinson, Muhammed, İstanbul 1998, sayfa, 252. Ayrıca bakınız Abdülbâki Gölpınarlı, Sosyal Açıdan İSLAM TARİHİ, İstanbul 1991, sayfa 119-120- 121.

[13] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Hadis Tarihi, Türk Diyanet vakfı yayınları, 2010 baskısı, sayfa. 29. Burada şunu belirtmeliyim, Arapçada okumayı bilmekle yazı yazmayı bilmek ayrı şeylerdir. Arapçada sesli harf olmadığı için yazmak daha zordur, okumayı bilen herkes yazmayı bilemez, bunun için hem okuyup hem de yaza bilene “okuryazar” derler. Sanıyorum o tarihte okuya bilenin sayısı daha fazladır.

[14] Maxime Radinson, Muhammed, İstanbul 1998, sayfa 239 -250.

[15] Maxime Radinson, Muhammed, İstanbul 1998, sayfa 262. Muaviye’ın oğlu gibi abisinin adı da Yezid bu ada bakıp kişileri karıştırmayın

[16] Maxime Radinson, Muhammed, İstanbul 1998, sayfa, 271. Birinci rabi ayının 13 pazartesi günü Miladi takvime göre, 8 Haziran 632. Şimdi yeniden sözlüğe baktım, “Vefât” sözü Arapça bir isimmiş, tamı tamına “ölüm” anlamına geliyormuş. Niye Türkçe olan öldü yerine insanlar vefât etti derler bunu tam olarak anlaya bilmiş değilim. Alevilerin bu olguya “dünyadan göçtü” dedikleri için bende öyle demeyi uygun buldum. Burada şunu da belirteyim ki, ben bu yazımı Aleviler okusun diye, onların hoş görüşüne güvenerek yazıyorum. Sünni arkadaşlar okuyunca beni böyle anlasınlar.

[17] Maxime Radinson, Muhammed, İstanbul 1998, sayfa 251.

[18] Maxime Radinson, Muhammed, İstanbul 1998, sayfa 252

[19] Maxime Radinson, Muhammed, İstanbul 1998, sayfa 261

[20] Maxime Radinson, Muhammed, İstanbul 1998, sayfa 260

[21] Maxime Radinson’un “Tebbuk diye yazdığı sözü Arif Tekin “Hz. Muhammd’in ölümü” adlı kitabında, Abdülbaki Gölpınarı ise “İslam Tarihi” adlı kitabında “Tebük” diye yazıyorlar.  

[22] Maxime Radinson, Muhammed, İstanbul 1998, sayfa 262-263. Bu konuyu merak edenlerin daha geniş bilgi için Arif Tekin’in Hz. Muhammed’in Ölümü, adlı kitabın, “Tebük’te Hz. Muhammed’e karşı suikast girişimi” başlıklı bölümü mutlaka okumalarını öneriyorum. sayfa 21 den 61. Sayfaya kadar bu konuyu anlatıyor.

[23] Abdülbâki Gölpınarlı, Sosyal Açıdan İSLAM TARİHİ, İstanbul 1991, sayfa 139.

[24] Kur’an-ı Kerim ve Meali, Kevser yayınlar; bu İran yanlısı Şiilerin hazırladığı çeviri. Elmalılı Hamdi Meâlinde şöyle deniyor: “Allah’a söylemedik diye yemin ediyorlar. Yemin olsun ki o küfür kelimesini söylediler. İslam’a girdikten sonra yine kafirlik ettiler ve başaramadıkları cinayeti planladılar…” Peygambere yapılan suikasta açıkça vurgu yaptığı için Şiilerin Meâlini aldım.

[25] Kur’an-ı Kerim ve Meali, Kevser yayınlar; bu İran yanlısı Şiilerin hazırladığı çeviri. Elmalılı Hamdi Meâlinde şöyle deniyor:”Bir de, inadına zarar vermek, inkar etmek, müminlerin arasına ayrılık sokmak ve daha evvel Allah’a ve Peygamberine savaş açmış birine gözcülük yapmak için tutular bir mescit yaptılar. Bununla beraber, ‘iyi niyetten başka bir dileğimiz yoktu’ diye yemin edecekler. Fakat Alla şahit ki bunlar, hiç şüphesiz yalancıdırlar.”

[26] Bu konu için Abdulbaki Gölpınarlı’nın “Tarik Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik” kitabının 25,26, 79 sayfalarına bakıla bilinir. Şöyle diyor: “Hz. Peygamber’in (S.M) ebediyete göçmelerinden sonra ümmetin din ve dünya işlerini ühtelerine alanlar, birçok hususlarda Kur’ân- Mecîd-i, Hz. Resûl-i Ekrem’in (S.M) hadisleri açıkladığı hâlde hadislerin yazılmasını şiddetle yasakladılar; birinci Halife, beş yüz Hadis topladığı hâlde sonra onları getirtip yakmıştı. İkinci Halife, kimde hadis varsa onları yok etmesini bütün şehirlere, şehirlerin halkına bir yazıyla bildirmişti (….). Bu yasak, Emevilerden Abdülâziz oğlu Ömer’in zamanına dek (99-102 Hiçri, 717-720 Miladi) sürdu. Sayfa 25. Muhammed miladi 632 yılında öldüğüne göre hadis yasağının da miladi 717-720 yılına kadar sürdüğüne göre bundan sonra toplanan hadislerin durumunu siz düşünün. Okur yazarlığın çok az olduğu bu toplumda, hadisler dillerde söylenenlerden toplanmıştır. Hadis Tarihi adlı kitabında Prof.Dr. Talât Koçyiğit: … yazı bilenlerin sayısı da son derece azdı. … El-Belâzuri, İslamiyet girdiği zaman, Kureyşlilerden on yedi kişinin yazı bildiğini söyler ve bunların isimlerini verir:…” demektedir. Sayfa 29 bu konu 20. sayfada ise şöyle anlatmaktadır: “Ne var ki, hadis toplama ve onları muhafaza etme işi, Hazreti Peygamber devrinde yalnız hafızaya tevdi edilmiş, bu hususta yazıdan istifade etmek mümkün olmamıştır. Çünkü el-Belâzuri'nin kaydına göre, İslam'ın başlangıcında Kureyş kabilesinde 17 kişi müstesna diğer müslümanlar yazı bilmiyorlardı.” Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.    

Abdülbaki Gölpınarlı, Hadislerin yasaklanmasına gösterilen nedenle ilgili şu ihtirazını belirtiyor: “Kur’an-ı Mecîd, hz. Peygamber’in (S.M) vefatlarından sonra Hz. Emîr’ül – Mümin Alî (A.M) tarafından toplanmış, yazılmıştı. Ayrıca birinci Halîfe zamanında da sahâbeden bir hey’et Kur’an- Mecîd’i yazmışlardı; tertibiyse bizzat Hz. Peygamber (S.M) tarafından yapılmıştı. Bu bakımdan bu hadis yasağının, hadislerin Kur’ân’a karışması ihtimâli düşünülerek alınmış bir tedbir mâhiyetinde olduğu, doğru olmasa gerekir”. Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik. Sayfa. 26. A. Gölpınarlının bu değerli tespitinin, Osman’ın Halifeliği zamanında Kur’an yeniden yazılınca İmam Alinin hazırladığı Kur’an’ın da imha edildiğinin bilinmesini not edelim. Bilginin zararı olmaz.  

[27] Maxime Radinson, Muhammed, İstanbul 1998, sayfa 269.

[28] Abdülbaki Gölpınarlı, Tarih boyunca İslam Mezhepleri ve ŞİİLİK, İstanbul 1987, sayfa 42. Ayrıca 45. Sayfada bunu duyanların duymayanlara söylemesini emrettiğiniş söylüyor.

[29] Kevser yayınlarınca çıkarılan İran yanlısı Şiilerin yayımladığı Kur’an kitabında Maide suresini 67 ayeti şöyle: “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni (halka) ilet. Eğer bunu yapmazsan, O’nun mesajını iletmemiş olursun (elçilik görevini yerine getirilmemiş olursun). Allah seni insanlardan korur. Kuşkusuz, Allah kafirler topluluğunu hidayete erdirmez.” Bu ayet Elmalı Hamdi Yazır’ı tevsir ettiği, “ Kur’an-ı Kerim ve Yüce Meâli” adlı kitapta şöyle: “Ey şanlı Peygamber! Sana Rabbinden indirilenin hepsini tebliğ et; eğer etmezsen, O’nun elçiliğini yerine getirmiş olmazsın. Allah seni insanlardan koruyacaktır., emin ol Allah kafirleri muratlarına erdirmeyecek.”

[30] Abdülbaki Gölpınarlı, Tarih boyunca İslam Mezhepleri ve ŞİİLİK, İstanbul 1987, sayfa 40. Maide suresinin 67. Ayeti için bundan önceki dipnota bakınız. A. Gölpınarlı İslam Tarihi kitabında da konuyu aynen böyle anlatıyor; bakınız 153- 154- 155- 156- 157-158 .

[31] Yemini, FAZILET –NAME, yayına haz. Şah Hüseyin Şahin Ankara 2013, sayfa 440’dan 447 kadar devam edip gidiyor. Türk Dil Kurumunca yayımlan Fazilet –Namede isebirinci cildin 509. Sayfasından başlayıp uzun bir bölümü kapsıyor.

[32] Fuat Bozkurt BUYRUK, sayfa 21–22-23-24.

[33] Maxime Radinson, Muhammed, İstanbul 1998, sayfa 270-271.

[34] Hadislerin yasaklanması konusu önemlidir, bunu önceki sayfalarda anmıştım ama o dipnotu buraya da tekrar kaydediyorum: Bu konu için Abdulbaki Gölpınarlının “Tarik Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik” kitabının 25,26, 79 sayfalarına bakıla bilinir. Şöyle diyor: “Hz. Peygamber’in (S.M) ebediyete göçmelerinden sonra ümmetin din ve dünya işlerini ühtelerine alanlar, birçok hususlarda Kur’ân- Mecîd-i, Hz. Resûl-i Ekrem’in (S.M) hadisleri açıkladığı hâlde hadislerin yazılmasını şiddetle yasakladılar; birinci Halife, beş yüz Hadis topladığı hâlde sonra onları getirtip yakmıştı. İkinci Halife, kimde hadis varsa onları yok etmesini bütün şehirlere, şehirlerin halkına bir yazıyla bildirmişti (….). Bu yasak, Emevilerden Abdülâziz oğlu Ömer’in zamanına dek (99-102 Hiçri, 717-720 Miladi) sürdu. Sayfa 25. Muhammed miladi 632 yılında öldüğüne göre hadis yasağının da miladi 717-720 yılına kadar sürdüğüne göre bundan sonra toplanan hadislerin durumunu siz düşünün. Okuryazarlığın çok az olduğu bu toplumda, hadisler dillerde söylenenlerden toplanmıştır. Hadis Tarihi adlı kitabında Prof.Dr. Talât Koçyiğit: … yazı bilenlerin sayısı da son derece azdı. … El-Belâzuri, İslamiyet girdiği zaman, Kureyşlilerden on yedi kişinin yazı bildiğini söyler ve bunların isimlerini verir:…” demektedir. Sayfa 29 bu konu 20. sayfada ise şöyle anlatmaktadır: “Ne var ki, hadis toplama ve onları muhafaza etme işi, Hazreti Peygamber devrinde yalnız hafızaya tevdi edilmiş, bu hususta yazıdan istifade etmek mümkün olmamıştır. Çünkü el-Belâzuri'nin kaydına göre, İslam'ın başlangıcında Kureyş kabilesinde 17 kişi müstesna diğer Müslümanlar yazı bilmiyorlardı.” Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.    

Abdülbaki Gölpınarlı, Hadislerin yasaklanmasına gösterilen nedenle ilgili şu ihtirazını belirtiyor: “Kur’an-ı Mecîd, hz. Peygamber’in (S.M) vefatlarından sonra Hz. Emîr’ül – Mümin Alî (A.M) tarafından toplanmış, yazılmıştı. Ayrıca birinci Halîfe zamanında da sahabeden bir hey’et Kur’an- Mecîd’i yazmışlardı; tertibiyse bizzat Hz. Peygamber (S.M) tarafından yapılmıştı. Bu bakımdan bu hadis yasağının, hadislerin Kur’ân’a karışması ihtimâli düşünülerek alınmış bir tedbir mâhiyetinde olduğu, doğru olmasa gerekir”. Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik. Sayfa. 26. A. Gölpınarlının bu değerli tespitinin, Osman’ın Halifeliği zamanında Kur’an yeniden yazılınca İmam Alinin hazırladığı Kur’an’ın da imha edildiğinin bilinmesini not edelim. Bilginin zararı olmaz.  

[35] Maxime Radinson, Muhammed, İstanbul 1998, sayfa 264.

[36] Maxime Radinson, Muhammed, İstanbul 1998, sayfa 271

[37] Bakınız, Maxime Radinson, Muhammed, İstanbul 1998, sayfa 272 -273, Abdülbaki Gölpınarlı, Tatih boyunca İslam mezhepleri ve ŞİİLİK, Sayfa 49 – 50 – 51. Arif Tekin, “Hz. Muhammed’in ölümü” adlı eserinde bu bölümü anlattığı kısama “Halife Ömer Hz. Muhammd’i konuşturmuyor” diye başlık atmış. Bu konuyu düşünen herkes bu bölümü mutlaka okumalıdır. Bakınız sayfa 87.

[38] Abdülbaki Gölpınarlı, Sosyal Acıdan İSLAM TARİHİ sayfa 161. Ayrıca bakınız, Arif Tekin Hz. Muhamed’in Ölümü, 87 -88 Arif Tekin bu konuyu yazdığı başlık: “Halife Ömer Hz. Muhammed’i Konuşturmuyor” diye başlık atmış.

[39] Maxime Radinson, Muhammed, İstanbul 1998, sayfa271 – 272.

[40] R. Yörükoğlu, OKUNACAK EN BÜYÜK KİTAP İNSANDIR, Sayfa, 38.

[41] Abdülbaki Gölpınarlı, Tarih boyunca İslam mezhepleri ve ŞİİLİK” sayfa 52 -53. A. Gölpınarlı bu sözlerini hangi kaynaklara dayandırdığının uzunca bir listesini veriyor. A. Gölpınarlı her söylediği sözü sağlam kaynaklara dayandıran bir bilge insandır onu burada söylemenin tam yeridir sanıyorum. Bakınız Arif Tekin Hz. Muhammed’in Ölümü kitabında aynı sözleri tekrarlarken şöyle diyor: “Kaynaklarda Muhammed’in vefatı sonrası Ömer ortaya çıkıp ‘Kim Muhammed ölmüştür diyorsa onu öldürürüm….” Diyordu diyor.

[42] Ömer’in o anki halini, durumunu göz önüne getirilip anlaşılması için şu iki alıntıyı da aktarayım: “Fakat Ömer hala bağırıp çağırmada, tehditler savurmadaydı. Abbâs, “Resulullah da” dedi, “o bir insanlar gibidir; oda âfetlere uğrar, olaylara mâruz olur. Resullah dünyadan gitmiştir; ne kadar mümkünse o kadar çabuk toprağa verin onu; …” Ömer hazretleri, bütün bunlara rağmen Resulullah’ın (S.M) ölmediğini o kadar şiddetle ve o kadar fazla söyledi ki dudaklarını köpük sardı.” Abdulbaki Gölpınarlı. Tarih boyunca İslâm mezhepleri ve Şiilik sayfa.54

[43] Hatırlatmak isterim ki Muhammed’in defnedildiği bu oda sevgili eşleri Âişe’nin odasıdır. Buraya (Muhammed’in yanına) başka birinin defnedilebilmesi için, Âişe’den izin alınmak zorunda kalınmıştır, bundan kaynaklanan sorunlar olmuştur.

[44] Abdulbakıy Gölpınarlının Sosyal Açıdan İslam Tarihi, sayfa 165.

[45] Abdulbakıy Gölpınarlının “Tarik Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik” kitabı sayfa 65

[46] Arif Tekin, Hz. MUHAMMED’İN ÖLÜMÜ, Ankara 2011, sayfa 71.

[47] Eski Yunanın ünlü trajedi yazarı Sophekles, Antigone adlı, tiyatro esende, kocası olan kralın öldürüp gömülmesini yasakladığı kardeşinin gömmek için Antigone’nin yaptığı mücadeleyi anlatır. Harika bir eserdir.

[48]   Muhammet ruhunu teslim ettiğinde eşlerinden Ayşe’nin odasında bulunuyordu, cenaze -ölümünden üç gün sonra- geceleyin gizlice, bulunduğu bu odaya defnedilir. Daha sonra buraya, Ayşe’den izin alınarak ilk iki halifenin, Ebu Bekir ile Ömer’in cenazeleri de defnedildi. Konunun iyice anlaşılması için şu ayrıntıyı da aktaralım: Muhammed’in torunu, o diyarların deyişiyle söylersek Hasan İbn Ali hastalandığında dedesini yanına gömülmek istediğini söyler (vasiyet eder), ancak cenazeyi burayagömmek için yürüyüşe geçen halk durdurulur, bu gerçekleşirse iç savaş çıkacağı tehdidi savrulur, kargaşa çıkar, sonra Muhammed’in torunu dedesinin yanına değil de Baki mezarlığına defnedilir. Ev sahibesi, Ayşe’nin bu konuyla ilgili tavrı rivayetlere göre muhteliftir: Konuyu Nabia AbbottÂYŞE “ adlı ünlü kitabında şöyle anlatıyor: “Peygamber, Ayşe’nin dairesinde gömülü olduğundan, Hasan’ın isteğinin yerine getirilmesi için Ayşe’nin razılığı gerekmekteydi. Hasan’ın kardeşi Hüseyin’in bu izni aldığı söylenir…” ancak yazar o anki atmosferi anlattıktan sonra anlatımına şöyle devam eder: “Aslında Ayşe’nin böyle bir defin için gerçekten izin verip vermediğini tespit etmek oldukça zordur. Bu öykünün başka bir anlatımında …Ayşe, gri bir katırın üstünde protesto edilen cenazeyi karşılamaya çıktı: “Burası benim evim, kimseye (gömülmesi için) içeri girmesi için izin vermiyorum” diyerek Hasanın vasiyetinin gerçekleşmesini engelledi. Bakınız: Nabia ABBOTT. AYŞE. Sayfa: 187-188. Yurt yay. Merak edecek olanlar için burada şunu da aktaralım. Çok mutsuz bir ruh hali içine, son günlerini yaşayan Ayşe kendisinin “Muhammed’in yanına gömülmesini açıkça yasaklar” Baki mezarlığında kız kardeşinin yanına gömülmek ister. Ayşe “Hiç doğmamış olmayı dileyerek”, “Allah beni keşke hiç yaratmasaydı” diyerek dünyadan göçer. Bakınız adı gecen eser: Sayfa 201-202

[49] Maxime Rodinson. Muhammet. Sayfa: 275. Özne yayınları. Çev: Atilla Tokatlı.

[50] Fatima’nın bu hastalıktan kurtulamayıp babasından 95 gün sonra öldüğü söylenir, bakınız Abdülbaki Gölpınarlı, Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik sayfa 68.

[51] Bu konu için Abdulbaki Gölpınarlı’nın “Tarik Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik” kitabının 25,26, 79 sayfalarına bakıla bilinir. Şöyle diyor: “Hz. Peygamber’in (S.M) ebediyete göçmelerinden sonra ümmetin din ve dünya işlerini ühtelerine alanlar, birçok hususlarda Kur’ân- Mecîd-i, Hz. Resûl-i Ekrem’in (S.M) hadisleri açıkladığı hâlde hadislerin yazılmasını şiddetle yasakladılar; birinci Halife, beş yüz Hadis topladığı hâlde sonra onları getirtip yakmıştı. İkinci Halife, kimde hadis varsa onları yok etmesini bütün şehirlere, şehirlerin halkına bir yazıyla bildirmişti (….). Bu yasak, Emevilerden Abdülâziz oğlu Ömer’in zamanına dek (99-102 Hiçri, 717-720 Miladi) sürdu. Sayfa 25. Muhammed miladi 632 yılında öldüğüne göre hadis yasağının da miladi 717-720 yılına kadar sürdüğüne göre bundan sonra toplanan hadislerin durumunu siz düşünün. Okur yazarlığın çok az olduğu bu toplumda, hadisler dillerde söylenenlerden toplanmıştır. Hadis Tarihi adlı kitabında Prof.Dr. Talât Koçyiğit: … yazı bilenlerin sayısı da son derece azdı. … El-Belâzuri, İslamiyet girdiği zaman, Kureyşlilerden on yedi kişinin yazı bildiğini söyler ve bunların isimlerini verir:…” demektedir. Sayfa 29. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.    

[52] Arif Tekin, Hz. MUHAMMED’İN ÖLÜMÜ, Ankara 2011, sayfa 105, Abdulbaki Gölpınarlı’nın “Tarik Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik” kitabı sayfa, 56.

[53] Arif Tekin, Hz. MUHAMMED’İN ÖLÜMÜ, Ankara 2011, sayfa 112, 118, 230,231, 232, 233

[54] Abdulbaki Gölpınarlı’nın “Tarik Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik” kitabının sayfa 68.

[55] İranlı Şiilerce hazırlanıp, devletin yarı resmi yayını gibi Kevser yayınlarınca basılan, “Kur’an’ı Kerim ve Meâli” adlı kitabın ön sözünde, “Fatıma (s.a) Allah’ın Resulü’nden (s.a.a) sonra yetmiş beş gün yaşadı” deniyor. Abdulbaki Gölpınarlı’nın “Tarik Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik” kitabının 68 -69, Fatıma’nın babasından sonra 95 gün yaşadığını söylüyor, Arif Tekin, Hz. MUHAMMED’İN ÖLÜMÜ, Ankara 2011, sayfa 230, 231, 95 gün diyor.

[56] Hüsniye, İstanbul 1997, ANT yayınları sayfa117-118. Hüsniye birçok yayın evice basıldı, bu bölüm “Hz. Peygamber’in mirası hakkında tartışma” bölümünde.

[57] Abdulbaki Gölpınarlının “Tarik Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik” kitabı, sayfa 68.

[58] Abdülbaki Gölpınarlı, Sosyal Acıdan İSLAM TARİHİ, İstanbul 1991, sayfa 299.

[59] Kur’an-ı Kerim ve Meâli, Kevser yayınları, İstanbul, 2009, sayfa 169.

[60] Kur’an-ı Kerim ve Meâli, Kevser yayınları, İstanbul, 2009, sayfa 171.

[61] Kur’an-ı Kerim ve Meâli, Kevser yayınları, İstanbul, 2009, sayfa 172.

[62] Arif Tekin, Hz. MUHAMMED’İN ÖLÜMÜ, Ankara 2011, sayfa 225.

[63] Arapça ilginç bir dil örneğin “Kur’an” sözü le “Kuran” sözü aynı anlama gelmiyormuş. Ferit Develioğlunun sözlüğüne bakarsanız, “Kûr: kör, kûrân: körler demekmiş; Kur’an: yanı yukardan virgülle ayrılınca: Muhammed’e inen kutsal kitap anlamına geliyormuş. Telaffuzdaki inceliği varın siz düşünün.

[64] İgnaz Goldziher, çeviren İlhan Başgöz “İslamda Fıkıh ve Akaid” Ankara 2004, sayfa 13.

[65] Hakkı Yılmaz, İstanbul 2012, “Nüzul Sırasına göre Necm necm Kur’ân’ın Türkçe meâli” sayfa 25.

[66] Abdulbaki Gölpınarlı’nın “Tarik Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik” kitabının sayfa 25.

[67] Abdulbaki Gölpınarlı, “Tarik Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik” kitabı sayfa 26.

[68] Fuzûli, Hadikatü’s Süedâ, Sadete ermişler bahçesi, sayfa 444

[69] Abdülbâki Gölpınarlı. “Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve ŞİİLİK.”, kitabının: 381ile 388- 398. sayfaları

[70] Hamdullah Çelebi’nin Savunması, Yayınlayan İsmail Özmen –Yunus Koçak, Ankara 2007, sayfa 94.

[71] Hamdullah Çelebi’nin Savunması, Yayınlayan İsmail Özmen –Yunus Koçak, Ankara 2007, sayfa 101

[72] Hamdullah Çelebi’nin Savunması, Yayınlayan İsmail Özmen –Yunus Koçak, Ankara 2007, sayfa 101 - 102

[73] Hamdullah Çelebi’nin Savunması, Yayınlayan İsmail Özmen –Yunus Koçak, Ankara 2007, sayfa 114

[74] Alevi geleneğinde, Alevi literatüründe şiire “DEYİŞ” denir, Babagan Bektaşilerse buna “NEFES” derler. Ben bu yüzden “DEYİŞ” demeyi yeğledim.

[75] Haşa sümme hâşa: asla, kesinlikle, asla

[76] Erâcife: uydurma sözler

[77] Nebiyyüzzişân: yüce peygamber

[78]Ne Zaman bu konu aklıma gelse, Nazım Hikmet’in bir şiirin de söylediği şu dizeler aklıma gelir.

KARDEŞLERİM!

Onların adına benziyorsa adınız eğer adınızı değiştirin. Vebanın girdiği kapıdan girin onların evine atmayın ayak.

 

 

Yazarın Dİğer Yazıları

  1. Osmanlı Türk'ü niye sevmezdi?
    Osmanlı aristokrasisi ile Osmanlı münevveri Türkü sevmezdi, onların dilinde Türk bir küçümseme sözüydü. Hatta Osmanlı münevveri Türkçeyi de küçümsediği için, Türk sözünü Arap aksanıyla ifade ederek "TERK" derdi, "Terk" sözünün…
  2. Erdoğan rejiminin tek dayanağı, korku siyaseti
    Machiavelli, hükümdarım diyor, eğer halk sizden uzaklaşacak olursa onları ezin, gözlerinin yaşına bakmayın, onları sürüm sürüm sürüdürün. Halk hükümdarı sevmezse, başına türlü uhubetlerin geleceğini çok iyi bilmelidir, o zaman halk sizi…
  3. Anayasa değişikliği ve kıçına kazık çakılan adam hikayesi
    Kendini aydın, halktan yana gören birinin, apaçık görülen bu tehlikeyi (diktatörlüğü) önemsizleştirmesi, mesela boykot sözünü ağzına alması AKP diktatörlüğüne destek olması demektir; bunun başka bir adı, lami cimi  olmaz. Bu işin şakası bile…
  4. Başkanlık rejimi savaş ve felaket demektir
    Şimdi düşünün, AKP'nin istediği başkanlık rejimi Türkiye'de oluşursa eğer, ne olacak? Meclis'in böyle bir yetkisi olamayacağı için, ABD şuraya asker gönder derse, bay başkan da gecikmeden bu isteğin gereğini yapacak.…
  5. Devletin Alevisi olmak ya da olmamak, asıl sorun bu
    ''Dergâhlar ile tekkeleri kapatan 677 sayılı yasada, Alevilerin hem tariksel olarak hem de toplumsal olarak dini önderleri olan Çelebilik, Dedelik, Dervişlik, Babalık gibi unvanları büyücülük, falcılık gibi şeylerle özdeş görüp yasaklamasa Aleviler…
  6. Kalender Çelebi'nin hurucu
    Kalender Çelebi'nin hurucu
    21 Haziran 2016
    "Avın tarihini avcılar değil de, Aslanlar anlatmaya başlarsa, bu başka bir tarih olacaktır", okuyucu bu kitapta, aslanların ağzından kendi ülkelerine saldıranlara karşı nasıl direndiklerinin destansı tarihini okuyacak. Okuyunca da Anadolu’nun…
  7. Laiklik sürecinin gelişimi
    Devletle birleşen din (Hıristiyanlık) özgür aklı dışlayıp, her şeyi kelamda aramaya başladı. Kutsal kitaba uymayan, onun dışında kalan her şey, örneğin eski kültürün tümü dışlanır oldu. Özgür aklın, bilimin, araştırmaları,…
  8. Marksizm ve devlet üzerine
    ''Toplumun azınlığını oluşturan egemen sınıfın, toplumun çoğunluğunu oluşturan sınıflar üzerindeki tahakkümünü sağlama aracı olarak muazzam bir şekilde örgütlenmiş yapılar toplamı olan devlet, emekçi sınıfların işine yaramaz, bu yüzden biz bu…
  9. 'İnsan politik bir hayvandır'
    Köleci toplum içinde, şekil şimal olarak birbirlerine benzeyen, “köle” ile, “insan” denilen özgür yurttaşları birbirinden ayırmak için, bu toplumda yaşayan Aristo, “İnsan politik bir hayvandır” demiştir. Aristo bu meşhur sözünü,…
  10. AKP'nin Alevi hareketini bölmek için yeni hamlesi: İrfan evleri
    AKP, Alevilerin tarihsel süreç içinde yarattığı, demokratik Alevi örgütlülüğü ile bunun bir üst boyutu olan Cem evlerini toplumun gözünde itibarsızlaştırıp, bunların yerine kendisinin kurduğu “irfan evleri” adlı kurumları geçirmek istiyor. AKP…

ANALİZ

ANALİZTürkiye yol Ayrımında

Türkiye yol AyrımındaKritik bir eşikten geçiyoruz. Egemen güç, ya Türkiye’nin demokrasiye dönük iki yüzyıllık…