'İnsan politik bir hayvandır'

Rıza AYDIN

9 Şubat 2016
'İnsan politik bir hayvandır'

Köleci toplum içinde, şekil şimal olarak birbirlerine benzeyen, “köle” ile, “insan” denilen özgür yurttaşları birbirinden ayırmak için, bu toplumda yaşayan Aristo, “İnsan politik bir hayvandır” demiştir.

Aristo bu meşhur sözünü, içinde yaşadığı köleci toplumda, devlet yönetimine katılma hakkına (statüsüne) sahip olan, insan denilen yaratıklarla, devlet yönetimine katılma hakkına sahip olmayan köle denilen yaratıkları birbirinden ayırmak için söylemişti.

Her soyutlamanın, her sınıflandırmanın bir gereği vardır. Aristo’nun yaşadığı köleci toplumda, artık devlet ortaya çıkmış, soyutlayıp sınıflandırmalarda buna göre yapılmaya başlanmış. İşte bu toplumsal yapı içinde, şekil şimal olarak birbirlerine benzeyen, “köle” ile,  “insan” denilen özgür yurttaşları birbirinden ayırmak için, Aristo böyle bir soyutlama yapıp, “İnsan politik bir hayvandır” demiştir.

O dönemin köleci toplumlarında, devlet yönetimine katılıp, devlet yönetimi hakkında söz söyleme hakkına sahip olan özgür yurttaşlara (kişilere) insan deniliyordu, insan sınıfında olmayan kölelerinse devlet yönetimine katılmayı istemeleri, hatta devlet yönetimi hakkında fikir beyan etmeleri bile kesinlikle (zinhar) yasaktı, bu yüzden devlet yönetimi hakkında fikir beyan eden kölelerin cezalandırılmaları gerekiyordu. O zamanlar, devletin yönetimi hakkında beyanatta bulunup, devlet yönetimine katılmak isteyen kölelerin cezalandırılmasına “SİYASET ETMEK” deniyordu. Siyaset tabiri, tıpkı “seyis” gibi kırbaçtan (ipten) türetilmiş, politikayla uğraşmak isteyen yani devletin yönetimi hakkında düşüncelerini beyan eden kölelerin terbiye edilmesi için kırbaçlanmasını ifaden bir tabirdi. Şehirlerin orta yerinde, el âleme rüsvâ olsun diye, kölelerin ipe çekilip, kırbaçlanmaları için hazırlanmış “siyaset gah – siyaset meydanı” denilen alanlar vardı; siyaset günü[1] eza ceza çekme günüydü. Eski dönemlerde “Siyaset name”, bu günün “Ceza kanunu kitabı” gibi, hatta ondan daha öte, ezilenlerin, kölelerin nasıl ıslah edilip ne tür suçlara karşı ne tedbirler alınıp ne tür cezalar verileceğini anlatıyordu. Tarihin uzun bir döneminde, “politikacı erbabıyla”, “siyaset erbabı” birbirinden tamamen ayrı, birbirinin zıddı olan kesimleri ifade eden kavramlardı. Zaman içinde bu tabirlerin nasıl değişip birbirlerine yaklaştığını şöyle anlatabilirim.

Kapitalist topluma geçilmesiyle beraber, tarih sahnesine çıkan, gündelik ücretle çalışarak yaşayan yani günlük ya da aylık emeğini satarak geçimini sağlayan, ücretli emekçiler sınıfı dediğimiz[2] işçi sınıfı tarih sahnesine çıktı. Kapitalizmin ilk tarih sahnesine çıkıp yaşanmaya başladığı İngiltere’de, emeğini satarak geçimini sağlayan bu toplumsal kesimlerin (işçi sınıfının) tepkileri de ortaya çıkmaya başlar. Bunların ilk biçiminin adı olan ÇARTİS hareket önceleri saatleri kırmakla, yeni icat edilen iş makinelerini parçalamakla işe başlarlar. Çünkü günlük ücretiyle çalışan emekçi, önceleri gün doğarken işe başlıyor, gün batınca işi bırakıyordu, ama saat denilen o alet icat edilip sosyal hayatta kullanılmaya başlanınca, güneş battığı halde paydos edemediğini, bu saatler yüzünden daha fazla çalıştırıldıklarını görüp anladılar. Makinelerse, eskiden birkaç işçinin yaptığı işi, bir işçiye yaptırarak, diğer işçilerin işsiz kalmasını sağlıyordu, bu yüzden emekçi hareketi önceleri makineleşmeye karşı çıktı; makineleri kırıp saatleri parçaladılar.

Zamanla emekçi hareketi yaşayarak gördü ki, makineleşme ile saatin önüne geçemiyor, buradan günlük çalışma saatlerini azaltmak için mücadele edip, bunun için örgütlenmeye başladı; o meşhur 1 Mayıs, bu mücadelenin ürünüdür. İşçiler, günlük ücretlerini, artırmak için bazen işi bırakıp, çalışmak yerine “Grev” denilen meydana gidip oturuyorlardı. Patronlarsa “Greve giden” yani “grev meydanında” toplanıp çalışmayan işçilere karşı, başka ülkelerden işçi getirmeye başladı. Bunun üzerine işçiler, sadece kendi fabrikalarında, kendi şehirlerinde değil, bütün dünyada örgütlenmek gereğini duyarak, hissederek İngiltere'de göçmen işçi olarak çalışan Almanyalı işçilerin öncülüğünde, “Uluslar Arası İşçiler Derneği” diye bir dernek kurdular. İngiltere'de, Almanyalı işçilerin öncülüğünde kurulan, “Uluslar arası işçiler derneğine” bir programla tüzük yazılması gerekiyordu. Bu derneğin öncü işçileri, kurdukları “Uluslar arası işçiler derneğinin” programı ile tüzüğünün yazılması işini, o sıralarda yeni yeni tanınmaya başlayan iki gençten Marl Marx (1818 - 1883) ile Friederich Engels’ten (1820 - 1895) istediler. İşte Marx ile Engel’in birlikte yazdığı o meşhur mu meşhur “Komünist manifesto” , bir sipariş üzerine, bu derneğin, yani “Uluslar arası işçiler derneğinin” programı ile tüzüğü olarak -1848 yılında- yazıldı[3]. İngiltere'de yazılıp, İngiltere'de doğmuş olmasına rağmen, Komünist manifestonun dilinin Almanca olmuş olması, -bence- bu derneği kuran öncü işçilerin Alman olmalarından dolayıdır.  

Kıta Avrupa’sında sendikalı işçi hareketinin belirli bir gelişme göstermesinden sonra, İşçi partileri kurulmaya başlandı. Bu işçi partileri sosyalleşmiş demokrasi istemeleri dolayısıyla “Sosyal Demokrat Parti” adını aldılar. Birinci Enternasyonal, diye de bilinen Uluslar Arası İşçiler Derneği, kapatıldıktan sonra, bütün Kıta Avrupa’sında kurulan Sosyal Demokrat partiler, 1789 Fransız İhtilalinin, “yüzüncü Yıl dönümünde” yani 1889’da Engels’in önderliğinde ikinci Enternasyonali kurdular.

Artık bu dönemde, Sosyal Demokrat Partiler gelişerek ulusal Parlamentolara temsilciler - “Milletvekilleri” sokmaya başladılar. Marksizm bayrağı altında kurulan, Sosyal Demokrat Partilerin ulusal Parlamentolardaki temsilcileri, burjuva devletinin özünü, burjuvazinin işçi sınıfı (Proletarya) üzerindeki baskı aracı olarak düşündükleri için, bütün burjuva hükümetlerinin programlarına, gizli ödenek taleplerine güvensizlik oyu vererek, muhalefette kalmayı yeğliyorlar asla mı asla hükümete girmiyorlardı. İşte tam bu dönemde, olmayacak bir şey oldu, Fransız parlamentosundaki Sosyal Demokrat Partinin bir milletvekili olan Alexandre Millerand (1859-1943), 1899 yılında ticaret bakanı olarak Fransız hükümetinde görev aldı. Bundan dolayı burjuva hükümetlerinde, sosyalist – Marksist birinin görev almasına Millerandizm denir.

Marx, “İnsanlar önlerine gelen sorunları çözerler” der. Sosyal Demokrat Partilerin önüne de, çözmeleri için işte böyle bir sorun gelmişti; yani sosyal demokrat partinin bir üyesi “burjuvazi adına burjuvazinin işlerini yapan” burjuva hükümetinde görev almıştı, o zamanlar “Sosyal Demokrat” diye anılan Marksist partilerin önlerine gelen bu sorunu çözmeleri gerekiyordu. Fransız Sosyal Demokrat partisi, Alexandre Millerand’ı partinin disiplin kuruluna verip partiden attı. O zamanlar, İkinci Enternasyonale bağlı olan ulusal partilerin (seksiyonların) aldığı önemli kararların yürürlüğe girmesi için, İkinci Enternasyonalin Merkez Yönetim Kurulunca görüşülüp onaylanması gerekiyordu; 2. Enternasyonalin MYK’sı, Millerand’ın partiden atılmasını derhal onayladı[4].

Mesela Rusya’da, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi (RSDİP), önlerindeki devrim aşamasının demokratik bir devrim olduğu için, burjuva karakterli bu devrim döneminde nasıl bir taktik izleyeceklerini tartışırken bu sorun önlerine gelir. Lenin’in “Demokratik Devrimde Sosyal-Demokratların iki Taktiği” adlı eserinde bu konuya değinir; aslında Rus Sosyal demokratların bu dönemde iki değil, üç taktikleri vardır. Konumuz bu olmadığı için bu soruna bu kadar değinip geçelim diyorum ama konuyu merak edenlerin Troçki’nin bu konu için yazdığı “Rus Devriminin Üç Anlayışı[5]” adlı harika yazısını okumalarını önereyim. Lenin, önlerindeki burjuva karakterli demokratik devrimde, işçi sınıfının, yani partilerinin bu devrime öncülük etmesini, bununsa kendilerini bu devrimden sonra kurulacak olan geçici bir devrimci hükümete katılmak zorunda bırakacağını, böyle bir hükümete katılmalarının Millerandcılığın bir çeşidi olmayacağını söylüyor [6]. Bence Lenin, 1917 Nisanında, Rusya’ya geldiğinde, Geçici Hükümete katılmanın Millerandcılık olduğunu görüp, “Nisan Tezleri” adlı kitabında, kendi tabiri ile “Eski Bolşevikleri” eleştirerek ,“Teori gridir hayatsa sonsuza kadar yeşil, bizim teorimiz hayata uymuyor”, diyerek farklı bir tutum alıyor; ama burada konumuz bu olmadığı için bunu da yeri geldiğinde tekrar açmak üzere kapatıyoruz[7]. İsteyen Lenin’in “Nisan Tezleri” adlı kitabını inceleye bilir.

Millerandizm sorunu, asıl Birinci Dünya savaşında Karl Kautsky (1854-1939) önderliğindeki Alman Sosyal Demokrat Partisinin hükümetin Savaş bütçesine güvenoyu verip, “Sosyal Yurt severlik” diye de bilinen” “vatan savunması adı altında”, emperyalist savaşta kendi hükümetlerine destek olma kararı vermeleriyle alevlenir[8]. Lenin’in eşi Krupskaya (1869-1939), “Lenin’den Anılar” adlı eserinde, Lenin’in bunu duyduğunda, önce inanmadığını, bunun gazetelerde yayınlanmasının bir provokasyon olduğunu düşündüğünü, sonrada bunun gerçek olduğunu anlayınca da bunalıp, kitapları defterleri bırakıp ormanda gezerek kafasını topladığını yazar. Bu, İkinci Enternasyonale bağlı, bütün Sosyal Demokrat Partilerde gerçek bir kırılma noktası oluşturur. Sosyal Demokrat Partiler ikiye bölünürler. Alman Sosyal Demokrat Partisinin başını çektiği kanat, bundan sonra, Devletin özünün artık burjuva bir karakteri taşımadığını, Devletin artık “bütün halkın devleti” olduğunu, bundan sonra bu devletin parçalanıp yıkılarak, devrimle ortadan kaldırılması yerine, parlamentosunda çoğunluğu sağlayıp, iktidarı alarak, bu iktidar aracılığı ile reformlar yapılarak sosyalizme varılacağını savunmaya başladılar. Bu günkü modern Sosyal Demokrasinin, Markisizimden evrimleşerek, bu günlere gelmesi böyle başlar; oralardan buraya gelirler. Buna karşı olan, eski Marksist çizgiyi sürdürenlerse, buna bir tepki olarak, 1915 yılının, 5 ile 8 Eylül tarihleri arasında İsviçre’nin Zimmerwald kasabasında bir konferans düzenleyerek tutumlarını belirlerler. Bundan sonra bir dönem Zimmerwaldcılar diye de anılacak olan bu gurubun düzenlediği bu konferansa, aralarında Lenin, Troçki, Roza gibi dönemin ünlü simalarının da olduğu, birçok ülkeden 38 delege katılır[9].

İşte böyle, ezilen sınıfların temsilcilerinin devlet yönetimine katılma isteği, her zaman ezilenlerin başını ağrıtıp kendi içlerinde de ayrılıklara yol açmıştır.

Avrupa’da, Millerandizm diye formüle edilip bu adla bilinen, ezilenlerinin temsilcilerinin egemen sınıfın devlet organında görev alması olgusu, Anadolu da ezilenlerin hareketi olan, Alevi- Kızılbaş dünyasında “Hızır Paşacılık” olarak anılır. Anlatılan Pir Sultan öyküsüne göre, Pir Sultanın tekkesinde onun bir talebesi olan Hızır, Pir Sultan’dan himmet (izin) alıp, Osmanlı Devletinde görev alarak yola böyle hizmet etmek istediğini söyler[10]. Pir Sultan buna “Hızır, Hızır o bozuk düzen içinde, düzgün çark olunamaz, sen orada görev alırsan, bir gün gelip beni bile burada asarsın” der. Hızır gidip, Osmanlı devletine girerek, oraya hizmet etmeye başlar. Orada yükselip paşa olur, sonrada Sivas’a gelip, Pir Sultanı astırır. Bence uluslar arası Marksist hareket, Anadolu’nun bu tarihini bilseydi, buna Millerandizm yerine Hızır Paşacılık derdi. Ancak belirtmeliyim ki, Anadolu Alevi – Kızılbaş hareketinin bu efsanesinin altında asıl şu tarihi gerçek saklıdır.

Osmanlı Devletinin, Anadolu’daki Türkmen devletlerini tek tek işgal edip, sonrada ilhak etmesi, 1522’de, Osmanlı Devletinin, Dulkadiroğlu devletini ilhak etmesiyle tamamlanır. Osmanlı Devleti, Dulkadiroğlu Devletini 1516 yılında işgal etmiş, 1522 yılında da ilhak ederek kendi toprağına katmıştır. Dulkadiroğlu devleti resmi rakamlara göre 185 yıl yaşamıştır.

Hacı Bektaş Veli, Dergâhını yani Serçeşmeyi Dulkadiroğlu devleti içinde kurmuş. Hacı Bektaş ile Dulkadiroğlu topluluğunun ilişkisi çok incelenip, bilince çıkarılmadı ama Velâyetname'den anladığım kadarıyla, bunun çok köklü olduğu anlaşılıyor. Hacı Bektaş Veli’nin, efsanevi hayatının anlatıldığı Velâyetname'de şöyle deniyor, “ Hacı Bektaş Veli, Rûm ülkesine, Türkmen içinde, Zülkadirli ilinde Bazok’tan girdi[11]”. Yine Velayetname'de, Dergâhın yerinin buradan başka bir yere taşınmasının üç defa Hacı Bektaş’a önerildiği, onunda bundan rahatsız olup, bunu üç defa reddettiği belirtiliyor; bakınız Hırkadağı adlı bölüm[12]. Osmanlı Ser çeşme’nin, yani Hacı Bektaş Dergâhının olduğu coğrafyayı ilhak edince, Hacı Bektaş Dergâhını da yönetmek istiyor. Bu sürecin yaşandığı dönemde, Hacı Bektaş Dergâhının başında bulunan Hacı Bektaş Postnişi, Şahı Kalender diye bilinen Kalender Çelebinin de önderleri arasında olduğu, “Kalender Çelebi” isyanı diye bilinen isyan baş gösteriyor. Osmanlı 1527 yılında, bu isyanı bastırıp, isyanın önderlerinden Kalender Çelebi ile Dulkadiroğlu oymağının başı olan Deli ya da Veli Dündar diye tanınan şahısların kellelerini kesip, İstanbul’a götürerek isyanı durduruyor. Bundan sonra Serçeşmenin bir sessizliğe, bir uyuma dönemine geçtiğini tahmin ediyorum.

Bu sürecin devamında, 1550 ya da 1551’de İstanbul’da taum (kolera) salgını başlıyor. Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman, vakti zamanında devlette önemli görevler üslenmiş olan, kaynı yani eşi Mahi Devranın abisi, Server Paşayı, “Sersem Ali Baba” sanıyla Hacı Bektaş Dergâhını yönetmek üzere, Hacıbektaş’a Pir Evine atayıp gönderiyor. Bu Anadolu Aleviliğinde, 1550 ila 1551 yılarında baş göstererek yaşanmaya başlanan, yol ayrımına yani Çelebi- Babağan ayrılığı diye bilinen ayrılığın doğmasına yol açıyor. “Ben bir yol oğluyum yol sefiliyim” diyen Pir Sultan Abdal, bu ayrılıkta, Çelebilerin safında yer alarak, bütün Alevi coğrafyasını gezerek, bu gelişmeler karşısında Alevi kitlesini bilgilendirmeye, kendi dilleriyle söylersek kendi kitlesini irşad etmeye çalışıyor. Pir Sultan Abdal’ın, Babaganların savunduğu, Mücerretliği eleştirmesi, Musahipliği savunması, “Pir Sultanın Çelebiye, eyvallahım var veliye” diyen şiirler yazması işte bu döneme yani 1551'den sonraki yaşanılan döneme denk gelmektedir. Ben, Pir Sultan Abdal’ın, bu ayrılık sonrası yaşanılan dönemde, bütün Alevi- Kızılbaş coğrafyasını dolaşıp, bu ayrılık hakkında irşad eylemi yaptığını düşünüyorum. Bence, üzerine basa basa “Ben bir yol oğluyum, yol sefiliyim” diyen Pir Sultan Abdal’ın, Tuna kenarında bile şiirler yazmış olmasının nedeni, işte bu çalışmaların bir sonucudur. Bence “Pir Sultan bozuk düzende düzgün çark olmaz”, sözünü somut olarak, Dergâhta bir bölünmeye yol açan, Osmanlı paşası, yani Padişahın kaynı Sersem Ali baba içinde söylemiştir. Pir Sultanın deyişlerinde (şiirlerinde) bu ayrılıkta safını belitleyen temaların işlenmiş olması bundan dolayıdır[13].

Şimdilerde, yani içinden geçmekte olduğumuz dönemde, sosyalist yapılar ile demokratik Alevi örgütlülüğü içinde olan kimi arkadaşlarımız, Aristo’nun tabiriyle söylersem, 'Politik hayvanlığa soyunup, ''insan olmak'' isteğiyle' kimi partilerin parti merkezi organlarında, Parti meclislerinde vs, vs görev almaya başladılar. İnsanlar önlerine gelen sorunları çözer demişti üstadımız, bizimde şimdiye kadar önümüze böyle bir sorun gelmemişti, şimdiden sonra bu türden sorunlarla da muhatap olacağız galiba.

Aşk ile.

(Yazı 14 Eylül 2014'te yazılmış, 2016'da PoliTez için yeniden gözden geçirilerek yayına hazırlnmıştır) 

---------------------------------------         

[1] Örneğin, Pir Sultan Abdal’ın şiirlerine geçen ”Siyaset günleri gelip çatmadan” sözü bu anlamda kullanılır.

[2] Karl Marx’ın bunu anlatan kitabının adı “Ücretli emek ile sermeye” dir

[3] Konu için bakınız, Karl Marx, F. Engels Komünist Manifesto, Sol Yayınları. Kitabın başında Dırk J. Struık’in “Komünist Manifestonun doğuşu ve Tarihsel önemi” adlı makalesi.

[4] Bu konu için, Paul LOUİS’in “Fransız Sosyalizmi Tarihi” adlı kitabının “Bakanlar kurulunda bir sosyalist / Sosyalist buhranın patlak vermesi” başlığıyla anlattığı bölüme bakılmalıdır, sayfa 215’den 223. Sayfaya kadarki bölüme bakılmalıdır. Paul Louis’in bu kitabı 1966 yılında dördüncü yayın evince yayımlandı.

[5] Troçki’nin bu makalesi, Yazın Yayıncılıktan çıkan, Troçki’nin Stalin adlı kitabı ile Sürekli Devrim adlı derleme kitaplarda çıkı.

[6] Lenin, Demokratik Devrimde Sosyal- Demokratların iki Taktiği, ikinci bölüm sayfa 23 Sol Yayınları.

[7] Lenin, “Seçme Yazılar”, adlı derleme kitap, “Taktik üzerine mektuplar” adlı yazı, sayfa 230 -233. Yordam yayınları. Bu yazılar “NİSAN TEZLERİ” adlı derlemelerde de vardır.

[8] Lenin bu dönemi Sosyalizm ve Savaş adlı kitabında inceler.

[9] Dönemin atmasferi ile bu sürecin anlaşılması için Isaac Deutscher’in, TROÇKİ Biyografilerinin ikinci cildi olan “Silahlı Sosyalist” adını taşıyan kitabının 269, 270, 271. Sayfalarına bakılmalıdır.

[10] Hasan Sabahın Nizariler ekolü nasıl güttükleri şeye, tarikat, mezhep vs yerine “Dava” diyorlarsa, Anadolu Alevi –Kızılbaş süreği de buna “Yol” derler.

[11] Abdülbâki Gölpınarlı, Vilayet – Name sayfa 21

[12] Abdülbâki Gölpınarlı, Vilayet – Name sayfa 35-36

[13] Bununla ilgili Pir Sultan safı buradan belli başlıklı bir yazı yazmıştım. Ayrıca, “Alevilikte yol ayrımı”, “Şakir Keçelinin Eleştirilerine cevap”, “Pir Sultan Bozuk Düzende düzgün çark olmaz diye niye dedi” başlıklı yazılarımda bu konuyu tartıştım.

Yazarın Dİğer Yazıları

  1. Osmanlı Türk'ü niye sevmezdi?
    Osmanlı aristokrasisi ile Osmanlı münevveri Türkü sevmezdi, onların dilinde Türk bir küçümseme sözüydü. Hatta Osmanlı münevveri Türkçeyi de küçümsediği için, Türk sözünü Arap aksanıyla ifade ederek "TERK" derdi, "Terk" sözünün…
  2. Erdoğan rejiminin tek dayanağı, korku siyaseti
    Machiavelli, hükümdarım diyor, eğer halk sizden uzaklaşacak olursa onları ezin, gözlerinin yaşına bakmayın, onları sürüm sürüm sürüdürün. Halk hükümdarı sevmezse, başına türlü uhubetlerin geleceğini çok iyi bilmelidir, o zaman halk sizi…
  3. Anayasa değişikliği ve kıçına kazık çakılan adam hikayesi
    Kendini aydın, halktan yana gören birinin, apaçık görülen bu tehlikeyi (diktatörlüğü) önemsizleştirmesi, mesela boykot sözünü ağzına alması AKP diktatörlüğüne destek olması demektir; bunun başka bir adı, lami cimi  olmaz. Bu işin şakası bile…
  4. Başkanlık rejimi savaş ve felaket demektir
    Şimdi düşünün, AKP'nin istediği başkanlık rejimi Türkiye'de oluşursa eğer, ne olacak? Meclis'in böyle bir yetkisi olamayacağı için, ABD şuraya asker gönder derse, bay başkan da gecikmeden bu isteğin gereğini yapacak.…
  5. Devletin Alevisi olmak ya da olmamak, asıl sorun bu
    ''Dergâhlar ile tekkeleri kapatan 677 sayılı yasada, Alevilerin hem tariksel olarak hem de toplumsal olarak dini önderleri olan Çelebilik, Dedelik, Dervişlik, Babalık gibi unvanları büyücülük, falcılık gibi şeylerle özdeş görüp yasaklamasa Aleviler…
  6. Kalender Çelebi'nin hurucu
    Kalender Çelebi'nin hurucu
    21 Haziran 2016
    "Avın tarihini avcılar değil de, Aslanlar anlatmaya başlarsa, bu başka bir tarih olacaktır", okuyucu bu kitapta, aslanların ağzından kendi ülkelerine saldıranlara karşı nasıl direndiklerinin destansı tarihini okuyacak. Okuyunca da Anadolu’nun…
  7. Laiklik sürecinin gelişimi
    Devletle birleşen din (Hıristiyanlık) özgür aklı dışlayıp, her şeyi kelamda aramaya başladı. Kutsal kitaba uymayan, onun dışında kalan her şey, örneğin eski kültürün tümü dışlanır oldu. Özgür aklın, bilimin, araştırmaları,…
  8. Marksizm ve devlet üzerine
    ''Toplumun azınlığını oluşturan egemen sınıfın, toplumun çoğunluğunu oluşturan sınıflar üzerindeki tahakkümünü sağlama aracı olarak muazzam bir şekilde örgütlenmiş yapılar toplamı olan devlet, emekçi sınıfların işine yaramaz, bu yüzden biz bu…
  9. İslamda Termidor
    İslamda Termidor
    24 Şubat 2016
    ''İslam’ın gelişiminde de, özellikle Hudeybiye antlaşmasıyla başlayan süreçte, o güne kadar İslam’ın gelişmesinin karşısında duran, “Beni Ümeyye soyu” ya da “Emevi oğulları” adıyla simgeleşen kesimlerin, İslam’a geçtik görüntüsü altında, iktidarı ele geçirip,…
  10. AKP'nin Alevi hareketini bölmek için yeni hamlesi: İrfan evleri
    AKP, Alevilerin tarihsel süreç içinde yarattığı, demokratik Alevi örgütlülüğü ile bunun bir üst boyutu olan Cem evlerini toplumun gözünde itibarsızlaştırıp, bunların yerine kendisinin kurduğu “irfan evleri” adlı kurumları geçirmek istiyor. AKP…

ANALİZ

ANALİZTürkiye yol Ayrımında

Türkiye yol AyrımındaKritik bir eşikten geçiyoruz. Egemen güç, ya Türkiye’nin demokrasiye dönük iki yüzyıllık…