Laiklik sürecinin gelişimi

Rıza AYDIN

5 Mayıs 2016
Laiklik sürecinin gelişimi

Devletle birleşen din (Hıristiyanlık) özgür aklı dışlayıp, her şeyi kelamda aramaya başladı. Kutsal kitaba uymayan, onun dışında kalan her şey, örneğin eski kültürün tümü dışlanır oldu. Özgür aklın, bilimin, araştırmaları, İncil’e uymuyorsa yasaklandı. Engizisyon mahkemesinde yargılanan Giordano Bruno görüşlerinden vazgeçmediği için yakıldı..

Bizim matematik öğretmenlerimiz, bir problemi çözerken, izlediğimiz yol doğru ise, çözümü yürütürken yaptığımız işlemlerde hata yaparsak – örneğin 2x2=4 yerine 5 yazmışsak – sonuç yanlış çıksa da notumuzu kırmazdı, ya da çok az kırardı. İzlenilen yol doğru ise, o yoldaki işlem hatası, yolun içinde yürünerek yapılan bir sağlama ile düzelir derdi. Bu harika bir yöntemdi.

Bugün bunu anımsamamın nedeni şu: Zaman zaman gerekliliğini hissedip, eski yazılarımı yeniden yayınlıyorum. Bunu yaparken gayet iyi biliyorum ki, o gün tartışılan somut durum, tartıştığım kişiler farklı idiler, bugün durum birçok açıdan o günden farklı. Ama ben istiyorum ki, bu konulara bakış yöntemimiz bilinsin, yazdıklarımı okuyanlar, birde bu düşünce yöntemiyle sorunu düşünsünler. Düşüncelerime katılsınlar ya da katılmasalar, bu düşünüş yöntemimi bilsinler, birde öyle düşünsünler istiyorum. Bunu başka bir bağlamda “Tarz Üzerine” adlı yazımda da anlatmıştım. İnsanı farklı kılan kendi tarzıdır. Babam, “aşığın sözü un çuvalı gibidir, ne zaman çırpsan biraz un çıkar derdi, bende bu düstura bağlı kalarak yazdıklarım ne zaman okunursa okunsun okuyana bir ışık versin diye yazıyorum.

YOL İLE YÖNTEMİN ÖNEMİ

Örneğin aiağıda, bir yazımdan aldığım bir bölüm var, burada sosyal sorunların incelenmesinde izlenecek yol yöntem konusunda bir tarz anlatılıyor. Bu yöntemin nasıl önerildiğini, başka bir yazarın da bu yönteme göre bir konuyu nasıl işlediğini göstermeye çalışıyorum.

Burada yüzeysel bir bakışla bakarsak, birbirine zıt gibi gelecek bir şey var: bu iki kişi, aslında birbirlerine çok zıt yerlerde duruyorlar ama konuları inceleme yöntemleri aynı.

Bu, ilginç zamanların ilginç insanlarını ülkemizde tanıtmaya gerek yok aslında, ikisi de tanınması gereken, ünlü, şanlı, bildik tanıdık şahsiyetler. Ama yinede ben, ne olur ne olmaz diye, ikisinden de kısaca söz edeyim istiyorum. 

Vilademir İliç Ulyanov Lenin, RSDİP’nin, Bolşevik kanadının önderi; 1917 Ekim’inde, Rusya’da Komünistlerin iktidara gelmesine öncülük edenlerin içinde en meşhur şahsiyetlerden biri, yani bildiğimiz Lenin.

Sanırım bu kadar sözle onu herkes tanır, daha fazlasına gerek yok.

Sözünü edeceğim diğer insansa en az onun kadar meşhur, en azından Türkiye’de onun kadar tanınıyor olması gereken bir şahsiyet. Ama gördüğüm acı gerçek şu ki, bugün onu tanıyan çok az insan var. O meşhur “Üç tarz-ı siyaset’in” yazarı, başından beri, bu topraklardaki devletin kollayıp koruyarak geliştirdiği “Türk Milliyetçi” hareketinin temel taşlarını ören, bunun temeline ilk harcı koyanlardan biri, Türk Tarih Kurumunun ikinci başkanlığını da yapmış, bu alanın öncüsü bir zat; tarihteki bu yerini birazda kalemindeki güçlünden alan Yusuf Akçura.

Bu iki kişinin yolları Rusya’daki 1905 devrim deneyinde çakıştığından buyana, birbirlerini tanıyorlar. Yusuf Akçura 1905 Devrimi olduğunda Rusya’daki Kadet partisinin yöneticilerinden; Türk azınlığın öncüsü, sözcüsü bir adam. Sanırım buradan gelen tanışıklıklarından dolayı, istedikleri zaman birbirleriyle görüşebiliyorlar; Yusuf Akçura ile ilgili kitaplar okuyunca bu kanıya vardım. Ama onların, sosyal bir konunun incelenmesi konusunda, böylesi bir yöntemsel birliktelikleri olduğundan haberleri var mı onu bilmiyorum.

Bakınız, Lenin’in sosyal olguları incelemek için önerdiği yöntemle, Yusuf Akçura’nın, sosyal bir olguyu incelemesi nasıl çakışıyor. Solun birlik arayışları konusunu konuşurken, ÖDP sürecinin öğrettiklerini incelerken yazdığım bir yazımdan alıyorum bu pasajı..Kulağımıza küpe olsun, sosyal bir olgunun incelenmesinde izlenecek yol olarak, devlet konusunu anlattığı bir konuşmasında Lenin şöyle diyor:

“Toplum bilimindeki bir sorunda en güvenilir şey ve bu soruna gerçekten de doğru bir biçimde yaklaşmak alışkanlığı elde etmek için ve insanın bir yığın ayrıntılar içerisinde ya da birbiriyle çatışan çok değişik düşünce içerisinde kaybolmasını önlemek için en çok gerekli olan şey – eğer bu soruna bilimsel bir biçimde yaklaşmak istiyorsak en önemli şey, her sorunu bu verilen olayın tarihi içinde nasıl ortaya çıktığı ve gelişimindeki belli başlı aşamaların neler olduğu açısından incelemek, bugün ulaştığı durumu incelemektir, temelinde yatan tarihsel bağlarını unutmamaktır''[1].

Bu nasihate uyup, sosyal olguların incelenmesinde bu yönteme bağlı kalınınca, bu yöntem incelenen süreç içerisindeki, bazı ayrıntıların bir birlerine karıştırılmasını engelliyor. Örneğin; Faşizm konusunu incelerken, faşist hareketin oluşum (rüşeym) sürecinden, iktidara yürüyüp, iktidarı aldıktan sonraki sürecindeki bazı olguları, birbirlerine karıştırmamak için bu yönteme uyulmasının [2]; örneğin, bazı derneklerin, kurumların, dinsel hareketlerin incelenmesinde de yine bu yönteme bağlı kalınmasının çok yararlı olacağına inanıyorum. Bu yöntemi, bu nasihatten haberdar olarak ya da olmayarak birçok kişi uygulamıştır; Engels de devleti anlattığı kitabında [3] bu yöntemi izler. Belki ilginç gelecek ama buna güzel bir örnek olduğu için Yusuf AKÇURA’nın İttihat ve Terakki Partisinin öyküsünü nasıl anlattığını burada anmak istiyorum.

Yusuf AKÇURA, İttihad ve Terakki'nin Toplumsal Tabanı adlı yazısında, bu partinin hükümete muhalif proleter memurun, maddi durumundan memnun olmayan askeri kesimin temsilcisi olarak kurulduğunu, "gayrı Müslim ve gayrı Türk bazı milli demokrat fıkraların da"   -Ermeni, Rum, Bulgar, Sırp-  başlangıçta bunu destekleyip müttefik olduklarını yazdıktan sonra yazının sonlarında, süreç içerisinde bu partinin nasıl değiştiğini anlatarak sözü şöyle bağlıyor: "İttihad ve Terakki, artık gayrı memnun memurun fırkası değildi, bilakis kendi yetiştirdiği, tefeyyüz ettirdiği (geliştirdiği, yükselttiği_R.A), sermayedarlaştırdığı büyük memurların fırkası idi. ... Harbin sonlarına doğru, İttihad ve Terakki fırkasına Türk burjuvasının mümessilidir demek hatalı olmaz."[4]  Yani demek istediğim şu ki, bu partinin kısa ömründeki gelişim süreçlerindeki farklılıklara bakınız ne kadar ilginç; nerden nereye geliyor[5].

Bu yüzden, yaşam içinde filizlenen sosyal olgular, sosyal bireyler, bir nedenden dolayı tarih sahnesine çıkınca, kendi mantığı içinde gelişip, kendi mantıki sonuçlarına ulaşıyorlar. Buna güzel bir örnek olarak göstereceğim akıllardan kolay kolay çıkmayacak olan bir film kahramanı var: bu film, ülkemizde İSYAN adıyla gösterilen, başrolünü Marlon Brando'nun oynadığı, Gillo Pontecorvo’nun Queimada filmindeki José karakteridir.

Filimde, Portekizlilerin sömürgesi olan bir adayı, İngilizler almak için oradaki yerli halkı -Portekizlilere karşı- ayaklandırmak isterler. Halka isyan etmeyi öğretmek için Marlon Brando adaya gelir. Marlon Brando gemiden inerken gözüne kestirdiği hamallık yapan kölelerden biri olan José’yi himayesine alarak ona itaatsizliği, sömürgecilere baş kaldırmayı, isyan etmeyi öğretir. Filimde İngiliz diye anılan Marlon Brando’nun gözünü açtığı José, artık özgürlük için savaşan bir halkın öncüsü olmuştur. Bu José artık o eski José değildir. Adadan Portekizlileri kovunca, kendini bu yola sokan İngilizlerin de, Portekizlilerden farksız olduğunu anlayınca İngilizlere de başkaldırır. İngilizler bu defa “İngiliz’i” José’yi halletmesi için adaya çağırırlar. İngiliz (yani Marlon Brando), José ile geçirdiği günlerin içinde onu özel bir viskiye bağımlı hale getirmiştir, adaya tekrar döndüğünde José’ye bir katır yükü o viskiden hediye gönderir, Katır gittiği gibi yüküyle beraber geri İngiliz’e gelir, hediyelerin üzerinde José’nın şu notu yazılıdır: “Artık viskini içmeyeceğim İngiliz”. José’nin değiştiğini gösteren bu sahne, bu filmi seyreden herkesin coştuğu bir andır. Biz kendi eğitim çalışmalarımız içinde bu filmi zevkle seyrederken, bu sahne gelince bir alkış tufanı kopardı.

Alevi hareketinin geçmişindeki yol ayrılıklarına da, artık böyle bakmak gerektiğini düşünür oldum. Yazılarımı okuyanların bileceği gibi “Tarihsel yol Ayrılıklarımızı” anlattığım yazımda bu ayrılıkları yaşandıkları anın duygularına kapılıp haşince yazmıştım. Ama Romanya’daki Alevilerin birlik toplantısında Dede Baba Mondi ile tanışınca “Dünle beraber geçti düne ait olanlar şimdi yeni sözler söylemek gerekir” diyen Mevlana’nın tembihine uymak gerekir diye düşünür oldum. Çünkü artık olan olmuş yaşanılan yaşanıp geçmişti. Şimdi hem insanlığın hem de Alevilerin sorunlarını çözmek için, Alevi gurupların birbirlerinin özgünlüğüne saygı göstererek birlik etmeleri gerektiğini düşünüyorum.

Bu sunuşu Aleviliğin “tanımı mevzusunu” tartışırken yeniden yazmıştım şimdi bunu bir başka konu için gene hatırlatmak istedim. Çünkü benim bakışıma göre tanım, canlı hayatı donduruyor, tahlil ise, yol içinde süren yolun görünümlerinin izahını yapıyor, onu gelişim süreçleri içinde inceliyor.

HRİSTİYANLIĞIN ENGİZİSYONUNA KARŞI RÖNESANS VE LAİKLİK

Şimdi bu mantıkla, bu yöntemle, laiklik konusunu incelemek istiyorum. Konun geniş olduğunu biliyorum, ilerde daha genişçe inceleme yazıları yazmayı düşünüyorum şimdi burada kısa bir giriş yapmak istiyorum. Ancak bu konuda genişçe tefekkür etmek isteyecek olanların, “İmam Ali’yi anlamak” başlığını verip, Muhammed’in Dünyamızdan göçüş sürecini incelediğim yazımı da okumalarını isterim [6]. Tabi bir Kur’an meali bulup, o yazılarda sözünü ettiğim Tövbe suresinin 107. ile 108. İnci ayetlerini de okuyup üzerinde tefekkür etmeliler. Orda söylenilen “ … daha evvel Allah’a ve peygamberine savaş açmış birine gözcülük yapmak için tuttular bir mescit yaptılar”[7] Sözleri çok önemli. Zati muhteremin “şeytan ayrıntıda gizlidir” sözü burada sahiden öyledir. Ayrıntı önemli. Bu konuyu kapamadan bir ayrıntıyı söyleyeyim. Arapça son derece ilginç, nazik bir dilmiş. Bunun için onu telaffuz ediş kadar onu yazmak da önemliymiş. Bu yüzden imla kurallarına hiç dikkat etmeyen ben özene bezene “Kur’an” diye yazıyorum; bu dilde bu üsten atılan virgül çok önem arz ediyormuş. Çünkü düz olarak söylendiğinde “kuran” körler manasına geliyormuş, “Kur’an” ise bugün bildiğimiz manadaki kitap anlamına geliyormuş. Birkaç sözlüğe bakınca bu ince farklılığı fark edeceksiniz; bazen farkı fark etmek bile böylesi bir farklılık yaratıyor.

Laiklik Serüveninin gelişimini, Fransa'da olduğu gibi bütün Avrupa'nın Laiklik serüvenini anlamak için öncelikle Orta Çağ denilen karanlık dönemin nasıl oluştuğuna bakmak gerekir. Laiklik özünde Ortaçağ karanlığından kurtulmak için başvurulan bir yoldur, bir yöntemdir; bu görülmeden laiklik süreci anlaşılamaz. Türkiye’de bu soruna bir toplumsal kurtuluş yolu olarak değil de sırf kelam olarak bakılır oldu. Halbuki bu, diyalektiğin bir kuralı olan yadsımanın yadsıması anlamında kötü bir gelişmeden kaçıp eskiyi getirmedir. Yeniden Doğuş anlamına gelen “Rönesans”, sözel anlamı olduğu kadar toplumsal olarak da eskiye gidip geride kalanı getirmektir, bu yüzden bunun serüveni incelenmelidir. Ortaçağ Karanlığı nasıl oluşmuştu diye sormadan, ondan kurtuluş yolu olarak başvurulan laikliği anlamak da kolay değildir; hatta kolay olmadığı kadar mümkünde değildir. Orta Çağ Karanlığı, devletin dışında gelişip, toplumsal bir güç haline gelen Hıristiyanlığın, devletle birleşmesi sonucu oluşmuştu. Laiklik özünde, bu iki gücü- bu iki kurumu birbirinden ayırdı. Bu süreç iyice bilinmezse, lafsı olarak söylenen sözler anlamını yitirir.

Fikirler, düşünceler kitleler tarafından benimsenince, maddi bir güç haline gelir; dini inanışlarda böyledir, bir düşünce olarak doğar kitleler tarafından destek buldukça maddi bir güç haline gelirler.

Hıristiyanlık, tarih sahnesine çıkışından sonra, 300-320 yıllık süreçte, devlet tarafından ezilmeye çalışıldı. İsa Çarmıha gerilip bir ağaca mıhlandı. Çarmıh (dört mıh) adı buradan doğdu. Hıristiyanlar büyük cezalara çarptırıldılar ama her şeye rağmen Hıristiyanlığın gelişmesi durdurulamadı. Hıristiyanların yer altında kiliseler yapması, bu sürecin zorunlu bir sonucudur. Sonunda devlet, ısırmakla baş edemediği eli öpüp başına koyarcasına, Hıristiyanlığı devlet çatısı altına alıp, Hıristiyanlığı devletin dini haline getirdi; bundan sonra yaşanılan süreç ilginçtir.

Bundan sonra, o güne kadar devletten kaçan, yer altlarında kiliseler yapan bu insanlar, devletin muteber adamları olarak, devleti savunan, devlet görevlisi haline geldiler. İşte Ortaçağın oluşmasına yol açan ortam budur. Vakti zamanında Akıllı Marksistler, bu tehlikeden ders almak için, acaba Hıristiyanlığın başına gelen bu şey, bizim hareketimizin de başına mı geldi diye hayıflanırlarmış. Marksizm’in tarihi sürecini etüt edenler bu tartışmaları bilirler. İşte bu noktadan sonra, eskiden devletten kaçan, devletin ezdiği toplumsal güç olan din/kilise, devleti savunmaya başladı. Bu iki gücün birleşmesi Orta Çağ denilen korkunç karanlığın doğmasını yol açtı; engizisyon bu sürecin ürünüdür. Laikliğin anlaşılması için, bu iyice anlaşılmalıdır.

Devletle birleşen din (Hıristiyanlık) özgür aklı dışlayıp, her şeyi kelamda – kutsal kitapta aramaya başladı. Kutsal kitaba uymayan, onun dışında kalan her şey, örneğin eski kültürün tümü dışlanır oldu. Özgür aklın, bilimin, araştırmaları, İncil’e uymuyorsa yasaklandı. Engizisyon mahkemesinde yargılanan Giordano Bruno görüşlerinden vazgeçmediği için yakıldı, Galileo Engizisyon mahkemesinde görüşlerinden vazgeçip, “dünya dönmüyor” diyerek canını kurtardı. Engizisyon mahkemesinin bu baskılarından yılan aydınlar, Ortaçağ karanlığından kurtulmak için Hıristiyanlık öncesinde olduğu gibi din ile devletin birbirinden ayrılması gerektiğini düşünür oldular. İşte Laiklik dediğimiz şey, özünde bu iki gücün bir birinden ayrılıp, eskiden olduğu gibi bir birlerinden ayrı yaşamaya başlamaları demektir. Laiklik ile Rönesans bu sürecin ürünüdür. Bu birliğin parçalanması yani ayrıştırılması çok sancılı olmuştur, ol hikaye bundan ibarettir. Dinin devletten ayrılıp, Laik yönetime geçilmesiyle beraber, özgür aklın önündeki bentler yıkılmış, bilim, sanat, felsefe, bir bütün olarak kültür özgürce gelişmeye başlamıştır.

'EMEVİ ENGİZİSYONU'NUN YÜKSELİŞİ

Batıda yaşanılan bu serüven, doğuda farklı yaşandı. Hudeybiye anlaşmasıyla birbirleriyle on yıl savaşmama kararı alan Mekke Aristokrasisi ile yeni gelişen Muhammed’in başını çektiği dini topluluk, bu anlaşma gereği bir yıl sonra Mekke’ye geldi. Sonrada Mekke fethedilerek bu iki kesim (iki güç) birleşt i[8]; yani eski düşmanlar dostlar konumuna geçtiler. Akıllılık edip geleceği gören Ebu Süfyan gibi eskiden Müslümanların can düşmanı olan Mekke aristokrasinin önderleri, Müslüman olma yolunu seçtiler. Ebu Süfyan gibi, köle sahibi olan bu insanların, Müslümanlığı benimsemeleri onların hayatında hiçbir şeyi eskitmiyordu zaten. Bu onlara Müslüman olup, bu oluşumun içinde içten yükselerek, onu içten fethetme, yani onu ele geçirme olanağını veriyordu, onlarda bu yolu seçtiler.[9]

Tövbe suresinin 107. ile 108.ci ayetlerini birde bu gözle okuyun bakalım ne göreceksiniz. Bundan sonra Emevi ailesinin başını çektiği Mekke aristokrasisini oluşturan gurup, Hz. Muhammed’in bu Dünyadan göçüşünü takiben yeni oluşan devletin yönetimini ele geçirme süreci başlattı. Aslında bu süreç daha Muhammed’in sağlığında başlamıştı, bunu ilk görüp halkı uyarmaya çalışan da yine Muhammed oldu [10]. Bu ayet (yani Tövbe suresinin 107. ile 108. Ayetleri) bana göre bunun göstergesidir. Aslında bu gücün etkisi daha Muhammed son nefesini vermeden önce bir vasiyet yazdırmak istediğinde etkisini gösterdi, bu nazik anda bile kabaca tavrını koyan bu güç, bu vasiyetin yazılmasını, yazılma teşebbüsünü engelledi; bu nazik süreç nazik nazik konuşulmalıdır.

Emevi Karanlığının yükselişi işte böyle başladı. Bu karanlık oralarda (Arabistan’da) hala sürüyor. O dönem ilginçtir, örneğin Muhammed’in bu olumsuzluğu önceden görüp halkı buna karşı uyardığı için hadisleri toplanıp imha edildi, hemen bunun arkasından hadis yasağı başladı; bunlar bu bugünkü neslin aklının alacağı iş değildir, ama olmuştur işte. Örneğin Ömer’in halifeliği döneminde, hadislerden söz etmek yasaktı, suçtu [11]. Hadislerin tekrar toplanmaya başlaması Muhammed’in dünyadan göçüşünden 87 yıl sonradır [12].

Bu süreç materyalist bir gözle incelenmelidir. Sanırım bütün bu nedenlerden dolayı Aleviler, “ daha evvel Allah’a ve peygamberine savaş açmış” olan Emevi geleneğinin ürünü olan Sünniliği İslam olarak görmezler. Hacı Bektaş Postnişini, Hamdüllah Çelebinin, 1827 yılında şeriat mahkemesinde söylediği şu sözleri bu anlamda anlamak gerekir: “Kadı efendi Hazretlerii sen Sünni güruhuna İslam dememi mi istiyorsun? Bizlere hiddeti şiddetle kabul ettiremezsin. Asla Müslüman diyemem” [13] der. Şimdi o günlerden sözü alıp bu günlere gelirsek, Türkiye'de hiçbir zaman devlet ile dini kurumlar tam olarak bir birlerinden ayrılamadılar. Devletin, Diyanet İşleri Başkanlığı var, Diyanet İşleri Başkanını hükümet atıyor, hükümetin emrindeki memuru, Sünni din görevlileri örneğin imamlar maaşını devletin genel bütçesinden alıyor, çünkü bunlar devletin memurları konumunda. Günde beş defa hoparlörlerden haydin namaza diye çağrılar yapılıyor. Bazı Arap devletlerinde devlet güçleri dışarıda dolaşan halkı camiye zorla sokuyor; dikkat edin birçok yazarda bunu olumlu bir şey olarak, yani bir özlem olarak anıyor.[14] Türkiye bu açıdan onlardan iyicene ama hoparlörlerden çağrılar sürüyor. Hala hiç bir gurup bu hoparlörlerle ezan okumaya son verilsin demiyor, diyemiyor. Halbuki yeni anayasa muhabbetlerinde bu da konuşulmalı. Avrupa’nın laik ülkelerinde kamuya ait yerlerden her türlü dini çağrıştıran sembol kaldırılmıştır.

CUMHURİYET VE LAİKLİK

Burada şunu söylemeliyim.. Cumhuriyetin kurulup Halifeliğin kaldırılması, laik sisteme geçilmesi önemli bir adımdır. Bunu görmezlikten gelmek, inkâr etmek doğru olmaz. Cumhuriyetle birlikte, gökyüzündeki ilahi güçten aldığı yetki ile onun (Allahın) yeryüzündeki gölgesi (Zıll-ullah fi’l –âlem) olarak devleti yönettiğini iddia eden padişah-lığın kaldırılıp Türkiye Büyük Millet Meclisine, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diye yazmak aslında laikliğin özüdür. Bu anlamda Cumhuriyetin kurulup laik sisteme geçilmesi çok önemli tarihsel bir adımdır, ama laiklik Cumhuriyet boyunca tam olarak yaşama geçirilememiştir. Devleti yöneten hükümetler dinden tamamen elini çekmedi, devlet ile din tamam olarak birbirinden ayrılamadı. Bu durum, ülkemizdeki demokrasi mücadelesinin önemli bir sorunudur. Bu anlamda diyebiliriz ki, Türkiye'de Laiklik, kelimenin gerçek anlamında hiçbir zaman olmadı. Bunun olması için Diyanet İşleri Başkanlığının kapatılıp ya da özerk hale getirilip, devletin dini görevlilere bütçesinden maaş vermesine de derhal son verilmelidir. Devlet, anayasa ve yasalar çerçevesinde partileri, demokratik kitle örgütlerini, dernekleri kontrol ettiği gibi, dini kurumları da kontrol etmeli, toplumsal barışı, toplumsal ahengi sağlamalı ama onu (dini- din adamını kendi bütçesinden) beslememelidir.

Bu anlamda, Zorunlu din derslerine karşı çıkmak, Diyanet İşleri Başkanlığının kapatılmasını istemek, laikliği isteyen çağdaş demokrasi yanlılarının işi olmalıdır. Türkiye'de henüz bu noktalara gelinmedi. Mesela geçen günlerde, 'Özgürlük istiyoruz, Demokrasi istiyoruz' diye Ankara'da yapılan mitingde bu talepler yoktu. Türkiye’de kendini solcu diye topluma lanse edenler, demokrasi elbiseleriyle endam etmeyi sevenler, bunları Alevilere havale etmeyi marifet sayıyorlar. Halbuki bu asıl onların işi olmalıdır. Bu ülkede her şey tersinden işliyor, bu bile böyle. Şu iyice bilinmelidir ki, Diyanet işleri Başkanlığı gibi bir devlet kurumunun olduğu, din görevlilerinin devlet memuru gibi devletin bütçesinden maaş alıp devlet kasasından beslendiği bir ülkede parlamenterler her gün Meclis çalışmalarına başlarken laikiz diye yemin de içseler, o ülke tam anlamıyla laik olmuş olmaz, laik değildir. Olguya birde bu açıdan bakın istedim. 

-----------------------------------------

[1] Lenin. “DEVLET”. SVERTLOV ÜNİVERSİTESİNDE VERİLEN BİR DERS. 11 Temmuz 1919. Marx, Engels, Marksizm, adıyla Sol yayınlarından çıkan derlemenin içinde sayfa: 288. Bu yazı ayrı broşür olarak ta yayınlanmıştır.

[2] Bakınız, Daniel Guerin “Faşizm ve Büyük Sermaye” adlı şahane eserinde bunu nasıl yapıyor.

[3] Bakınız “Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” F. Engels

[4] Aktaran François GEORGEON. Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri Yusuf AKÇURA. Sayfa. 175-176

[5] Konumuz dışı olduğu için kısa bir dip notta söylemezsem eksik kalır, CHP’nin tarihi sürecini de aynı bu yöntemle inceleyip gözden geçirmek gerekir.

[6] Şimdi bu cümleye “İslam’da Termidor” adlı yazımın okunmasını da eklemeliyim.

[7] Kur’an-ı Kerîm Yüce Meâli. Türkçe Acıklaması. Elmallı Hamdı Yazır, Sadeleştiren Kazım Yayla. Ayetin Tümü şöyle: 107 – Birde inadına zarar vermek, inkar etmek, müminlerin arasına ayrılık sokmak ve daha evvel Allah’a peygamberine savaş aşmış birine gözcülük yapmak için tuttular bir mescit yaptılar. Bununla beraber, “iyi niyetten başka bir dileğimiz yoktu” diye yemin de edecekler. Fakat Allah şahit ki bunlar hiç şüphesiz yalancıdırlar.” 108- “O mescide kesinlikle nazma durma! …” Aynı ayeti Yaşar Nuri Öztürk şöyle çevirmiş: “ 107. Birde şunlar var: Tutup bir mescit yapmışlardır: zarar vermek için, nankörlük için, inananları fırkalara bölmek için, daha önceden Allah ve resulüyle savaşmış kişiye gözetleme yeri kurmak için. “İyilik ve güzellikten başka bir şey istemiş değiliz” diye gerile gerile yemin de edecekler. Allah şahittir ki, onlar kesinlikle yalancılardır. 108. Böyle bir mescitte sakın namaza durma. …”

[8] El -Fetih Arap dilinde açmak, açılış anlamına geliyor. Mekke’nin fethi Müslümanlara Meke’nin açılması demek.

[9] İslam’da Termidor adlı yazım işte bu süreci anlatmak için yazılmıştır.

[10] Muhammedin dünyadan göçmesinden sonra başlayan Hadıs yasağını bu bağlamda anlamak gerekir. Bu yasağın nedeni bu uyarılardı.

[11] Abdülbaki Gölpınarlı, Tarih boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik, sayfa 25- 26

[12] İlk Hadis toplayan Buhariyi baz alırsanız, bu 200 yıl sonradır demek gerek, Buharı, Muhammed’in vefatından 178 yıl sonra 810 yılında dünyaya gelmiş bir kişidir.

[13] Hamdüllah Çelebinin Savunması, sayfa 101, birinci baskı. Bu savunmanın birçok yerde bu manaya gelen sözler söylüyor Hamdüllah Çelebi. Bu savunma çok önemlidir. Hamdüllah Çelebinin savunmasında konuyla ilgili çok detay var. Bu savunmadan konuyla ilgili bazı bölümleri buraya alıyorum. Bu savunmanın her satırı dikkatle, özenle incelenmelidir: “Efendi kadı hazretleri. Senin Ehli Sünnet vel cemaat dediğin mezhep sapkın ve bidattır. Can havili olmadan doğru söylediğimin tutanaklara geçmesini istiyorum. Mahkemenizin ve şu andaki devletinizin İslam diniyle yakından uzaktan ilginiz alakanız yoktur. … On iki İmamların beşi Emeviler, yedisini Abbasiler şehit etmişlerdir. Zorla dine el konularak Sünnilik icat edilmiştir. Zamanımıza kadar, Aleviler katledilmiştir. Benim sizden can için bidat mezhebine İslam diyeceğimi mi sanıyorsunuz? 

[14] Fuat Köprülü Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflarda, İbni Batuda dan şöyle bir parça aktarıyor. “Namazda, başka yerde emsalini görmediğim güzel adetleri vardır. Şöyle ki, mescitlerinde olan müezzinler her biri mescid civarında kain hanelerin cümlesini dolaşıp namazda hazır bulunulmasını ihtar eder. Bir kimse cemaatle namaza gelmediği surette, İmam cemaat huzurunda onu döver. Her mescide onun için bir kamçı bulunurdu. …” sayfa 206. Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları. 6. Baskı.

Yazarın Dİğer Yazıları

  1. Osmanlı Türk'ü niye sevmezdi?
    Osmanlı aristokrasisi ile Osmanlı münevveri Türkü sevmezdi, onların dilinde Türk bir küçümseme sözüydü. Hatta Osmanlı münevveri Türkçeyi de küçümsediği için, Türk sözünü Arap aksanıyla ifade ederek "TERK" derdi, "Terk" sözünün…
  2. Erdoğan rejiminin tek dayanağı, korku siyaseti
    Machiavelli, hükümdarım diyor, eğer halk sizden uzaklaşacak olursa onları ezin, gözlerinin yaşına bakmayın, onları sürüm sürüm sürüdürün. Halk hükümdarı sevmezse, başına türlü uhubetlerin geleceğini çok iyi bilmelidir, o zaman halk sizi…
  3. Anayasa değişikliği ve kıçına kazık çakılan adam hikayesi
    Kendini aydın, halktan yana gören birinin, apaçık görülen bu tehlikeyi (diktatörlüğü) önemsizleştirmesi, mesela boykot sözünü ağzına alması AKP diktatörlüğüne destek olması demektir; bunun başka bir adı, lami cimi  olmaz. Bu işin şakası bile…
  4. Başkanlık rejimi savaş ve felaket demektir
    Şimdi düşünün, AKP'nin istediği başkanlık rejimi Türkiye'de oluşursa eğer, ne olacak? Meclis'in böyle bir yetkisi olamayacağı için, ABD şuraya asker gönder derse, bay başkan da gecikmeden bu isteğin gereğini yapacak.…
  5. Devletin Alevisi olmak ya da olmamak, asıl sorun bu
    ''Dergâhlar ile tekkeleri kapatan 677 sayılı yasada, Alevilerin hem tariksel olarak hem de toplumsal olarak dini önderleri olan Çelebilik, Dedelik, Dervişlik, Babalık gibi unvanları büyücülük, falcılık gibi şeylerle özdeş görüp yasaklamasa Aleviler…
  6. Kalender Çelebi'nin hurucu
    Kalender Çelebi'nin hurucu
    21 Haziran 2016
    "Avın tarihini avcılar değil de, Aslanlar anlatmaya başlarsa, bu başka bir tarih olacaktır", okuyucu bu kitapta, aslanların ağzından kendi ülkelerine saldıranlara karşı nasıl direndiklerinin destansı tarihini okuyacak. Okuyunca da Anadolu’nun…
  7. Marksizm ve devlet üzerine
    ''Toplumun azınlığını oluşturan egemen sınıfın, toplumun çoğunluğunu oluşturan sınıflar üzerindeki tahakkümünü sağlama aracı olarak muazzam bir şekilde örgütlenmiş yapılar toplamı olan devlet, emekçi sınıfların işine yaramaz, bu yüzden biz bu…
  8. İslamda Termidor
    İslamda Termidor
    24 Şubat 2016
    ''İslam’ın gelişiminde de, özellikle Hudeybiye antlaşmasıyla başlayan süreçte, o güne kadar İslam’ın gelişmesinin karşısında duran, “Beni Ümeyye soyu” ya da “Emevi oğulları” adıyla simgeleşen kesimlerin, İslam’a geçtik görüntüsü altında, iktidarı ele geçirip,…
  9. 'İnsan politik bir hayvandır'
    Köleci toplum içinde, şekil şimal olarak birbirlerine benzeyen, “köle” ile, “insan” denilen özgür yurttaşları birbirinden ayırmak için, bu toplumda yaşayan Aristo, “İnsan politik bir hayvandır” demiştir. Aristo bu meşhur sözünü,…
  10. AKP'nin Alevi hareketini bölmek için yeni hamlesi: İrfan evleri
    AKP, Alevilerin tarihsel süreç içinde yarattığı, demokratik Alevi örgütlülüğü ile bunun bir üst boyutu olan Cem evlerini toplumun gözünde itibarsızlaştırıp, bunların yerine kendisinin kurduğu “irfan evleri” adlı kurumları geçirmek istiyor. AKP…

ANALİZ

ANALİZTürkiye yol Ayrımında

Türkiye yol AyrımındaKritik bir eşikten geçiyoruz. Egemen güç, ya Türkiye’nin demokrasiye dönük iki yüzyıllık…