Bir İktidar Aracı ve Muhalefet İmkânı Olarak Futbol-1

Levent Turhan Gümüş

14 Haziran 2020
Bir İktidar Aracı ve Muhalefet İmkânı Olarak Futbol-1

Simgeler, semboller önemlidir. Futbol, içinde çokça simge barındıran toplumsal bir aynadır. Sesi kısılmış, muhalefet etme araçları elinden alınmış bir toplum, farklı bir taraftar profiliyle kendisini futbol üzerinden pekala ifade edebilir.

Dünya küresel bir köy.

Dünyanın herhangi bir ülkesinde, kentinde yaşanan bir olay hızla küresel karşılıklar üretebiliyor. Bunun en son örneğini Koronavirüs’e  bağlı olarak gerçekleşen pandemi sürecinde ve Amerika’nın Minneapolis kentinde yaşanan ırkçı bir katl sonrasında yeniden gördük, yaşadık.

Tuhaf olan şey şu ki, Amerika’daki siyah isyanı önceleyen görüntülerden biri de Amerikan futbolu olarak adlandırılan popüler oyunda Afro Amerikalı bir oyuncunun meydan okuyan diz çökme hareketiydi. 

George Floyd’un hunharca öldürülmesinden yaklaşık dört yıl önce, San Diego Chargers ve San Francisco 49ers takımları karşı karşıya gelmişti. Amerikan milli marşı çalınırken, San Fransisco takımının yıldız futbolcusu Colin Kaepernick takım arkadaşı Eric Reid ile birlikte tek dizi üzerine çökerek siyahi kardeşlerine yönelik polis şiddetini protesto etmişti. (1) Bu eylemleri iki siyahi oyuncunun kariyerine mal olsa da “Black Lives Matter” (Siyahilerin Hayatı Önemlidir) hareketinin tek diz üzerine çökme eylemini sahiplenmesi sonrasında Afro Amerikan tarihinin en önemli politik eylemi haline geldi. Söz konusu diz çökme, Amerika’daki güvenlik görevlileri de içinde olmak üzere toplumun değişik kesimleri tarafından isyanın selamlandığı bir simge haline dönüştü.

Simgeler, semboller önemlidir. Futbol, içinde çokça simge barındıran toplumsal bir aynadır. Söz konusu ayna ırkçılığı da ırkçılık karşıtlığını da aynı şiddetle yansıtabilir. (2) Ülkeler arası rekabet, açık ya da örtük savaşlar meşin yuvarlak aracılığıyla yeşil sahalarda devam edebilir. Ve o maça ait bir görüntü ulusça sahiplenebilecek görüntülerden biri haline dönüşebilir. Şaşırtıcı, son derece yaratıcı imgelerin konusu olabilir. En bilinen örneklerinden biri Maradona’yla özdeşleşmiş olan “Tanrı’nın Eli”dir.

Yıl 1986’dır. Meksika’da,  Mexico City’de İngiltere ile Arjantin arasında çeyrek final müsabakası oynanmaktadır. Sahne gerisinde, arka planda Falkland savaşı vardır. İkinci yarının hemen başlarıdır. Maç 0-0’dır. Kafasından ziyade bilek hareketlerinin maharetiyle, özellikle olağanüstü sol ayağıyla bilinen Maradona, İngiliz defansının ters bir vuruşla yükseklik kazandırdığı topa kaleci Shilton’la birlikte yükselir. Ve goooooll. 1-0. Maçın kalan dakikalarında İngilizler bir gol atacak ama Maradona’nın yaklaşık altmış metrelik bir mesafeyi altı futbolcuyu ipe dizer gibi çalımlayıp  geçerek ikinci golü atmasını engelleyemeyeceklerdir. Maç sonrası görüntülerde Maradona’nın ilk golü eliyle attığına dair bir kuşku oluşacak ama sonuç değişmeyecektir. Castro hayranı, Che dövmeli bu acar Latin Amerikalı,  maç sonrası kendisiyle yapılan röportajda golü “Tanrı’nın eli”yle ilişkilendirecek ve İngiliz işgalcilerinin yaptıklarına karşı bir tür ilahi adaletin gerçekleştiğini söyleyecektir. Yenilmez armada yenilmiştir. Maradona ve arkadaşları üzerinde güneş batmayan imparatorluğu çimlere gömmüştür. (3)

Bir İktidar Aracı Olarak Futbol

Tarihin her döneminde muktedirler iktidarlarını sürdürebilmek için değişik enstrümanlara ihtiyaç duymuşlardır. İstisnasız tüm iktidarlar zorun rıza üretmede sürekli kullanılacak bir araç olmayacağını bilir. 

Meşhur anektoddur. Portekizli diktatör Salazar'a ülkeyi kırk bir yıl nasıl yönettiği sorusu yöneltilir. Hafif bir gülümseme ile "Tres F (3 F) ile” diye yanıtlar: Fado (müzik), Fatima (din) ve Football (futbol). 3F, Franco İspanyası’nda “fiesta”yla tamamlanır ama devasa beşikler olarak tasarlanan stadlar zamanla diktatörlük ve krallık karşıtlığının gösteri alanlarından biri haline dönüşür. Kralın ve Franco’nun takımı olarak bilinen Real Madrid ile Barselona arasındaki rekabet, zaman içinde Barselona’nın bir futbol takımından çok daha fazlası olmasına doğru evrilir. Barselona, Katalan özgürlük mücadelesinin sembollerinden biri haline gelir. 

Özellikle faşizmin Kıta Avrupa’sında yükselişte olduğu 2. Savaş öncesi dönem ve Latin Amerika halklarının mücadelesinin askeri faşist cuntalar tarafından ezildiği 70’li yıllar muktedire tabi bir futbol iktidar rabıtasının vahim sonuçlarına ilişkin yeterince öğreticidir. 

FIFA tarafından organize edilen dünya kupasının ikincisi 1934 yılında İtalya’da yapılır. Il Duce’nin partisi Ulusal Faşist Parti İtalya’da, Führer’in partisi Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi ise Almanya’da iktidardadır. Kara Gömlekliler’in de Nazilerin de derdi, kendi saf ırklarının üstünlüğünü sportif faaliyet üzerinden dünyaya kanıtlamaktır. Mussolini saf İtalyan ırkını zinde tutmak için ülkenin her köşesinde beden eğitimi faaliyetlerini yaygınlaştırırken büyük kentlerde faşizmin azametini yansıtacak heybetli stadlar yaptırır. Toplumsal hayatın bütün alanları tarihsel Roma referanslarına göre yeniden düzenlenir. Mimariden sportif faaliyete kadar her şey, bir zamanlarki büyüklüğü yansıtacak ayrıntılar üzerinden tekrar tekrar işlenir. Duce, yeni Sezar olarak taraftarları selamlar. Kupayı kazanacaklarından emindir. Öyle de olur. Devşirme futbolcuların katkısı ve tartışmalı hakem kararlarıyla İtalya, Çekoslavakya’yı uzatmalarda 2-1 yenerek dünya kupasını kazanır. 

Bir sonraki dünya kupası, 2. Dünya Savaşı arifesinde yine Kıta Avrupa’sında, Fransa’da gerçekleştirilir. İspanya iç savaşı sürmektedir. İtalya, Etiyopya ve Habeşistan’ı işgal etmiştir. Alman birlikleri Avusturya’ya girmiş, bir gün sonra yapılan plebisitte Avusturya Almanyayla birleşme kararı almıştır. Sahaya yakalarında gamalı haçla çıkan Almanya takımı, maç öncesi anti faşist gösterilerle protesto edilir. İsviçre’ye yenilerek turnuvaya erken veda eder. İtalya, finale kadar gelmeyi başarır. İtalyan futbolcular Macaristan’la yapacakları son maça Duce’nin gönderdiği telgrafın baskısı altında çıkarlar. Telgraf kısa, nettir: “Ya galibiyet ya ölüm!” Gol düellosu biçiminde geçen müsabakayı İtalya 4-2 kazanarak ikinci kez dünya kupasını kazanır. Futbolcular kutlama töreninde Duce’yi askeri üniformayla selamlarlar. Ertesi gün, La Gazetta Della Sports şu başlığı atar: “Bu faşist sporun ırk bazında elde ettiği en büyük zaferdir.”

Savaş yıllarında gerçekleştirilemeyen dünya şampiyonaları 1950’dan itibaren her dört yılda bir tekrarlanır. 1978 dünya kupasının ev sahibi, General Videla’nın başkanlığındaki askeri faşist cuntanın iktidarda olduğu Arjantin’dir. Futbol kamuoyunun bir kesimi  ağır insan hakları ihlallerinin gündemde olduğu Arjantin’de dünya kupası yapılmasına karşı çıkar. Hollanda milli takımının kaptanı “Sarı Fare” lakaplı Johan Cruyff ve Alman milli takımının Maoist yıldızı Paul Breitner, ağır hak ihlallerini gerekçe göstererek turnuvaya katılmayacaklarını açıklar. 1936 İtalya’sında yaşanan 1978 Arjantin’inde de tekrarlanır. Ev sahibi Arjantin, şaibeli bir yarı final maçı sonrasında finale yükselir. Finalde Hollanda’yı 3-1 yenerek kupayı kazanır. 

Böylece cunta, binlerce faili meçhul cinayeti zafer kutlamaları içinde  görünmez kılmayı başarır. Nasıl ki Almanlar ve İtalyanlar, askerlerinin zaferden zafere koştuğu bilgisinin getirdiği mağrurluk ve üstün ırka mensup oldukları yanılsamasının getirdiği körlükle yanı başında işlenmiş cinayetleri görmezden gelmişlerse, Arjantinliler de milli takımlarının dünyanın güçlü takımlarını tek tek eleyerek kupaların en büyüğünü kazanmış olmalarının getirdiği sarhoşluk ve aşırı milliyetçi taraftarlıkla yanı başlarında işlenen cinayetleri, işkenceleri görmezden gelir. Tuttukları takım kazanmıştır, önemli olan odur. 1978 yılı içinde neler olduğunu, kaç eve hiç azalmayan bir acının ateşinin düştüğünü yıllar sonra Plaza de Mayo Anneleri’nden öğreneceklerdir.

Oyunun Değişmeyen Kuralı: Taraftar “Oyun”un Seyredenidir ve Hep Öyle Kalmalıdır

Futbolun; dahil eden, eğlendiren, oyalayan, bazen kör bir tutkuyla tüm dünyayı o anki oyunun içine kitleyen, dışarının içeriye “gösterilen kadar” sızmasına izin veren bir yanı var. Futbol açısından geçerli olan bu yan, onu önceleyen, tarihte benzer bir işlev görmüş başka “oyun”lar için de geçerlidir. Bazı stadların isminin içinde “arena” sözcüğünün geçmesi tesadüf değildir. Kimi yorumculara göre, futbolcular modern gladyatörlerdir zaten. Nihayetinde onların kaderini belirleyen şey de oyunun kuralları, ne kadar yetenekli olduklarının yanı sıra kurallara uygun bir şekilde davranıp davranmadıklarıdır. 

Değişmeyen tek şey seyircinin konumudur. Zaman içinde seyircinin izlediği oyunlar, oturup izlediği tribün, mekanlar, adlar değişmiş ama bir “yönetilen” olarak seyircinin pozisyonu hep sabit kalmıştır. Önemli olan; yönetilenlerin “oyun”a dahil edilmesi, kurdukları aidiyet bağı üzerinden bir “taraf” olarak konumlanması ama bu konumlanışın iktidarı zinhar “hedef almaması”dır. Tarafların kendi aralarındaki kıyasıya rekabet, kamu düzenini bozmadığı sürece makbuldür. Ki bu, özellikle kurgulanıp teşvik edilir. Ancak bazen halkı oyalamanın bir aracı olarak kurgulanan oyun, beklenmedik bir isyanı ateşleyen fitil haline dönüşebilir. Bunun tarihte bilinen en çarpıcı örneklerinden biri “Nika İsyanı”dır. Ayaklanmanın baş aktörleri “Maviler” ve “Yeşiller” olarak bilinen yarış arabası takımı taraftarlarıdır. Ayaklanma 532 yılının Ocak ayında başkent Konstantinopolis’te, Roma ve Bizans İmparatorlukları döneminde gladyatör dövüşlerinin ve günümüz futboluyla benzer bir işlevsellik taşıyan at arabası yarışlarının yapıldığı Hipodrom’da, Sultanahmet Parkı’nın bulunduğu alanda başlar. 1. Justinyen’in imparatorluğun sınırlarını genişletmek için yaptığı askeri harcamaların vergi yükünden ve yöneticilerin zulmünden bunalan halk ayaklanır. Bahis oyunlarıyla uyuşturulan, düşmanca rekabetle birbirine düşürülen “Mavi” ve “Yeşil” takımın taraftarları imparatoru devirmek için “Nika! Nika!” (Zafer! Kazan! Kazanan sen ol!) sloganlarıyla sokaklara dökülür. İmparatorluk sarayı halk tarafından kuşatılır. Günlerce süren ayaklanma şehrin bir bölümünün yakılıp yıkılması, binlerce isyancının öldürülmesiyle sonuçlanır. Tek bir hedef doğrultusunda birleşen taraftarlar yenilmiş, “müesses nizam” yeniden tesis edilmiştir. (4)

İktidar İdeolojisinin Yeniden Üretildiği Bir Alan Olarak Futbol 

Gladyatör dövüşleri, at arabası yarışları ve meşin yuvarlak peşinde koşarak, koşturarak oynanan güzel oyun...

Tüm bu oyunların baktığı yer, müesses nizamdır. Kurulu düzen ihtiyaç neyse onu öne çıkartarak, kâh milliyetçilik kâh din kâh şans oyunları üzerinden oyunun kendisine yükleme yaparak iktidarını sürdürür.

En olağanüstü dönemlerde bile oyunun varlığı ihmal edilemez, ertelenemez bir gerçeklik olarak kendisini dayatır. Oyun; stadyumlardan, gazetelerin spor sayfalarından, ekranlardan ihtiyacın kendisini sesleyen çok amaçlı bir megafon olarak sahnedeki yerini alır. 

12 Eylül 1980 askeri darbesini takip eden günlerde, futbol maçları bir haftalık bir aradan sonra tekrar başlarken öne çıkan sözcükler “istikrar”dı, “huzur”du, “milli birlik ve beraberlik”ti. Özal, söz konusu milli birlik ve beraberlik kavramını cunta döneminde dünyadan tecrit olmuş, demokrasisine kuşkuyla bakılan bir ülkenin ihtiyacı olan bir milliyetçilikle buluşturarak yeniden dizayn etti. Özgüvenli, iş bilir, sivil cumhurbaşkanının uluslar arası başarılara ihtiyacı vardı. Futbol; Özal’da temsil edilen yeni politikaların, topluma özgüven tesisinin ve  AB ülkeleriyle entegrasyonun bir parçası olarak yeniden yapılandırıldı. (5)

Nakşibendi tarikatı müridi, 12 Eylül’ün ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı Özal’ın futbolla kurduğu rabıta, milliyetçiliğin iktidar ideolojisinin taşıyıcılarından biri olarak düzenlenmesi, kendisinden sonraki sağcı iktidarlar tarafından da sürdürüldü. Bir farkla ki, ayrışan tribünler eskisinden farklı olarak çatışmalı bir rekabetin öznesi haline gelmiş, rakip takımı ve taraftarlarını “düşman” gören bir zihniyet müsabakalara egemen olmuştu. Batı’da temsil edilen değerlere yönelik tarihsel düşmanlığın motive ettiği “Avrupa zaferleri” hızla “iç düşman”la yer değiştirdi. Hızar çift taraflı çalıştı. Ezeli rakip ebedi dost falan değildi artık, düşmandı. Şampiyonluğu türlü ayak oyunlarıyla engelleyen, çalan “rakip düşman” ve ülkeyi bölüp parçalamak isteyen “hain düşman”. Özellikle Kürt sorununa bağlı çatışmaların yoğunlaştığı yıllarda futbol tribünleri milliyetçi hezeyanın tavan yaptığı, Kürt düşmanlığının yeniden üretildiği nefret mekanları haline dönüştü. “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganının öncesi veya sonrasında okunan İstiklal Marşı, ‘90’lı yıllarda münferit ve dağınık olmaktan çıkartılarak kalıcılaştırıldı. Bir genelgeyle her maç öncesi okunması karara bağlandı. Böylece bütün bir tribün ve maçı canlı izleyen ekran maçındaki taraftarlara “vatanın tehlikede olduğu” hissiyatı her maç öncesi tekrar tekrar aktarıldı. Bunun doğal bir sonucu olarak önce Diyarbakırspor’un, sonrasında da Amedspor’un futbolcu ve taraftarları futbol oynamak için gittikleri şehirlerde tartaklandı, otobüsleri taşlandı. İktidarın kendisini milliyetçi ve dinci ideoloji üzerinden yeniden tahkim etmesinden sonra Salazar’ın meşum 3F’si bu topraklar üzerinde adeta yeniden doğdu. Bir milli müsabaka öncesi rakip takımın milli marşını ıslıklayan Konya seyircisi başka bir milli maç öncesinde, IŞİD’çilerin gerçekleştirdiği katliamda ölenler için yapılan saygı duruşunu yuhalayarak protesto edebildi. Ve nihayetinde milliyetçi hezeyanın seslendirdiği “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganı iktidarın baskın karakterine ve öncelik sırasına göre, “Ezan susmaz, bayrak dinmez, şehitler ölmez, vatan bölünmez” biçiminde yeniden düzenlenerek çoğaltıldı.

Bir Muhalefet Dinamiği, İmkânı Olarak Futbol

Doğrudur. Tribünler yönlendirilmeye müsaittir. Futbolla yatıp futbolla kalkan bir seyirci profilinin faşizmin tırmandığı dönemlerde iktidar ideolojisinin gömleğini giyinebileceği de doğrudur. Ve fakat aynı tribünlerin muhalif dinamiklerin itirazını gösteren mekanlar olabileceği de aynı şekilde doğrudur. Dünyada ve ülkemizde buna karşılık düşen örnekler hiç de az değildir. Sesi kısılmış, muhalefet etme araçları elinden alınmış bir toplum, farklı bir taraftar profiliyle kendisini futbol üzerinden pekala ifade edebilir. Ülkemiz özelinde bunun en çarpıcı örneklerinden biri çArşı’dır. “Terketmedi Sevdan Beni” pankartı, 12 Eylül’ün hükmünün sürdüğü yıllarda, Beşiktaş tribünlerinde açılmıştır. Kıymetlidir. Aynı çArşı, içerdiği muhalefet dinamikleriyle Gezi isyanının en renkli, en direşken öznelerinden biri olmuştur. Gezi’de en çok atılan sloganlardan biri olan “Biber Gazı Oley”, Beşiktaş tribünlerinin direnişçilere armağanıdır.

Hatırlardadır; 2104 seçimleri öncesinde iktidarın en büyük korkusu tribün protestolarıydı. Önce Fenerbahçe tribünleri, Gezi’ye ve 3 Temmuz kumpas davasına göndermede bulunan “Ali İsmail Korkmaz / Fenerbahçe yıkılmaz” marşıyla, daha sonra, yeni stadlarının açılışı sırasında Galatasaray taraftarları ıslıklı alkışlarla iktidarı protesto etmişti. 

Milliyetçiliğin toplumla birlikte tribünleri ve futbolcuları çürüttüğü, yandaş medya marifetiyle bu çürümenin gencecik zihinlere taşındığı doğrudur. Bazı futbolcuların “şehit cenazeleri”ne denk gelen gerek lig gerek milli müsabakalarda asker selamıyla savaşı ve ölümü kutsadığı da doğrudur. Bu futbolcuların zamane gladyatörleri olarak futbol arenasında yer aldıklarına ilişkin bir fikirleri olmadığı da doğrudur.

Ama başka futbolcular da vardı bu ülkede. Deniz Gezmiş’lerin idamını engellemek için kapı kapı dolaşıp imza toplayan Metin Oktay’lar (6), futbolcuların sendikal hakları için mücadele eden “Çizgi Metin”ler (7), “can feda” diyerek bu güzel oyun için kendini feda eden Şerefbey’ler... (8)

çArşı... Sol Açık... Tek Yumruk... Tatangalar... Al Karalar... Mavi Şimşekler... Vira... (9)

Vakıadır. Haslettir. Vardır. Endüstriyel futbolun bozucu etkilerine rağmen gelecekte ne kadar olacaklarını toplumsal mücadelenin seyri belirleyecektir.

(Devam edecek...)

 --------------------------------

Dipnotlar

  1. Colin Kaepernick söz konusu eylemini hayata geçirmeden bir hafta önce, 26 Ağustos 2016 tarihinde, bayrak merasiminde kulübede oturarak sessiz bir protesto gerçekleştirmişti.
  2. Şüphesiz ki Colin Kaepernick’in protestosuna ön açan pratikler siyah isyanın hafızasına kayıtlıdır. En kayda değer, en etkili protestolardan biri 1968 Olimpiyatları 200 metre madalya töreninde yaşanmıştır. 16 Ekim 1968 günü Amerikalı siyahi atletler Tommie Smith ve John Carlos, kürsüye ayakkabısız bir şekilde yoksulluğu simgeleyen siyah çoraplarla çıkarlar. Her iki atlet de ABD milli marşı çalınırken ırkçılığı protesto için siyah eldivenli ellerini yumruk yaparak havaya kaldırırlar. Yarışmada ikinci olan Avusturyalı atlet Peter Norman da ülkesindeki ırkçılığı protesto için yakasına insan hakları rozeti takarak kendilerine katılır. Bu eylem sonrasında her üç sporcunun da atletizm kariyeri biterken geriye ömürlerinin sonuna kadar sürecek unutulmaz bir dostluk kalır. 
  3. Maç sonrası yapılan röportajda Maradona, “Elle mi attın?” sorusuna “Biraz Tanrı’nın eli, biraz Maradona’nın kafası” yanıtını verir. Gölü eliyle attığını yıllar sonra kabul eder. O yıl dünya kupasını final maçında Batı Almanya’yı 3-2 yenen Arjantin kazanır. Maradona’nın attığı ikinci gol, kimi futbol otoritelerince yüzyılın golü olarak değerlendirilir ama o, tartışmalara konu olan ilk golü, “İngilizlerin cebinden cüzdanlarını aşırmanın hazzını hiçbir şeyle değişmem” diyerek hayatının golü olarak görmeye devam eder.
  4. Tarihçiler; Nika ayaklanması sırasında İmparator  1. Justinyen’in beş gün boyunca sarayında saklandığını, sonra danışmanlarının telkinine uyarak elinde İncil’le halkın karşısına çıktığını, taleplerin kabul edileceğini söyleyerek kimsenin yargılanmayacağı sözünü verdiğini ancak isyancıların bunu kabul etmediğini, canını kurtarmak için servetiyle birlikte bir gemiye binerek kaçmaya karar verdiğini ama alt tabakadan gelen ve içinden geldiği isyancı kesimi iyi tanıyan eşi Kraliçe Theodora’nın kendisini kalmaya, ordunun başına geçip isyanı bastırmaya ikna ettiğini yazarlar.
  5. Özal döneminde Galatasaray en çok teşvik gören futbol takımlarının başında geliyordu. Alman milli takımının eski antrenörü Jupp Derwall onun başbakanlığı döneminde Galatasaray’ın başına getirildi. Derwall; Avrupa standartlarına göre düzenlenen Florya tesisleri, modern antreman teknikleri ve dinamik kadro yapısıyla birlikte Galatasaray’ı Avrupa kupalarında mücadele edebilecek bir kulüp seviyesine taşıdı.
  6. Metin Oktay: Türkiye liglerinin gelmiş geçmiş en önemli golcülerindendi. Uzun yıllar Galatasaray’ın kaptanlığını yaptı.
  7. Metin Kurt: Top oynadığı dönemde sol ve sağ açık çizgilerini sıklıkla kullandığı için “Çizgi Metin” olarak anılırdı. Futbolcuların sendikalaşması gerektiğini söyleyip bu doğrultuda faaliyet sürdürdüğü için önce takımı Galatasaray’dan sonra da futbol camiasından tecrit edildi. “Futbol borsada değil arsada güzeldir” sözü ona aittir.
  8. Şeref Bey: Beşiktaş semtinin çocuklarının futbola kazandırılması ve kulübün bir stada kavuşması için yılmadan mücadele etti. Son sözleri “Beşiktaş için can feda” olarak kayda geçti.
  9. Sırasıyla; Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray, Sakaryaspor, Gençlerbirliği, Adana Demirspor ve Trabzonspor taraftar grupları.

Yazarın Dİğer Yazıları

  1. Ay Çıkınca Ölüm Susar!
    Yaz biterken bir kızıl gül daha soldu. Üzgünüz. Oysa öfkeli olmamız gerekirdi. Bir Sisyphos yazgısı gibi kendini tekrarlayarak düştü toprağa en direşken olanlarımız. Yaz başıydı. Haziran’da ölmek zordu. Genç zamanlardı.…
  2. Esas Hadise O Kiraz Ağaçları*
    ''Yolumuzu ayırdıklarımızdandı Mihri Belli. Çok sonra, kendi hikâyemizin ve onun hikâyesinin aslında aynı "kiraz zamanı"na adanmış hayatları içerdiğini anladığımızda Mihri Belli yetmişli yaşlarındaydı, bizse otuzlu yaşlarımızda'' Düş bekleyene gelmez, ona…
  3. Katları Düşerken
    Katları Düşerken
    3 Temmuz 2020
    Muktedir her ne istiyorsa onu söyleme mecburiyetinin hükümran olduğu bir distopya ülkesi bu ülke artık. Söz yasak. Dislike yasak. Maskesiz dolaşmak yasak... Nefes alamıyoruz... İtalyan yazar Dino Buzzati, “Yedi Kat” adlı…
  4. Haziran’da Bir Fidan: Berkin Elvan*
     Berkin Elvan’ın bir gaz fişeği ile vurulmasının üzerinden yedi yıl geçti. Adalet tecelli etmedi. Katili halâ aramızda. Berkin’den sonra naaşı günlerce buzdolabında bekletilen, koyun otlatırken öldürülen, üzerinden panzer geçirilen başka…
  5. Siyasette ve Gündelik Hayatta
    Siyaset ve gündelik hayatın "yeni normal" i genel bir kapatma, yalıtma, varlığı sürekli hissettirilen bir düşman, muhtelif vaka tekrarlarıyla unutulmasına izin verilmeyen bir tehdit ve her an başıma bir şey…
  6. Fotoğrafın ve Şiddetin Dili: Siyahi İsyan ve Gezi
    ''Yan yanalar. Bir tür yazgı birliği. “Nefes alamıyorum” diyerek ölen Floyd’un fotoğrafı, son sözleri “Vurmayın, öldüm!” olan Ali İsmail’le, Kemal Kurkut’la, Dilek Doğan’la, Berkin’le, Gezi’nin güzel yüzlü çocuklarıyla buluşuyor'' George Floyd. Yeryüzünün lanetlilerinden. Siyah. Irkçı…
  7. Çiğdem koyduk çocukların adını
    Devrimle Çiğdem yer değiştiriyor. Hatırlıyorum: Çiğdem koymuştuk çocukların adını. Çünkü Çiğdem, düşlerimizin devrime değdiği bir evvel zamandı. Şişli Meydanı’nda üç kız biri çiğdem biri nergis vuruldular güpegündüz sorarlar bir gün sorarlar……

ANALİZ

ANALİZTürkiye yol Ayrımında

Türkiye yol AyrımındaKritik bir eşikten geçiyoruz. Egemen güç, ya Türkiye’nin demokrasiye dönük iki yüzyıllık…