Ellinci Yılında 15-16 Haziran 1970 Direnişi ve Günümüz İşçi Sınıfı-2

16 Haziran 2020
Ellinci Yılında 15-16 Haziran 1970 Direnişi ve Günümüz İşçi Sınıfı-2

Şalteri indirmek yetmez. Öncü işçiler, örgütlerini, DİSK’i kapattırmamak için “sokak” demişlerdir. Orada sendikacının falan kararı yok. Tarihe geçti bu. Hangi sendikacıya sorarsanız sorun, biz sokak kararı aldık diyemezler, demezler zaten. Sokağa çıkmayı sağlayan öncü işçilerdir.

15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişinin ellinci yıldönümünde, o tarihte Arçelik Fabrikasında genç bir işçi olarak çalışan Hayri Erol’la yaptığımız görüşmeyi yayınlamaya devam ediyoruz.

Politez:   İşçilerin, DİSK’e bağlı sendikalara geçmekle neler kazandığını açıkladınız. Bu durum, onların politik tutumlarında bir değişikliğe yol açıyor muydu?

Hayri Erol : Tabi ki..  Biz, işçi sınıfının haklarını en iyi şekilde savunacağız diyen ve sarı sendikacılara karşı “Yeter Artık” şiarı ile yola çıkan DİSK, bunu sözde bırakmadı. Pratikte de alternatif olmayı başarabildi. Diğer bir önemli taraf var burada. İşçiler sadece DİSK’i izlerken gelişmiyorlar elbette. Nasıl gelişiyorlar? Fabrikaların diğer birçok yere göre farklı bir yanı vardır. Artı değer dediğimiz mesele var ya, fabrikada işçi bunu görür. Yani anlatımı kolaydır. Buzdolabı üreten işçi, çamaşır makinesi üreten işçi, kendi maaşı ile bu ürünün fiyatını kıyasladığı zaman nelere layık görüldüğünü çok iyi görür. Bunu, bir buzdolabı üzerinden çok rahat anlatabilirsiniz. Kendi saat ücreti ile kıyasladığı zaman, ürettiği değerin ne kadar büyük olduğunu, aldığı ücretin de ne kadar az olduğunu kavraması kolaydır. Sanayi işçiliği çok farklıdır. Özellikle bu sanayi işçilerinin sanatkar kesimleri, meslekli grupları. O zaman Türkiye'de meslekli olmak da çok kıymetlidir, bunu da ifade edelim. Meslekli işçilerin kendine müthiş bir güveni vardı. Çok önemlidir. İşten atılma korkusu anlamında da şunu bilirdi meslekli işçiler; bu fabrikadan bir tornacı atıldığı zaman bir başka fabrikada o tornacılık orada oldukça ya da elektrikçilik ya da kalıpçılık, tesviyecilik, iş bulabileceğini bilirdi.

Politez:   DİSK’in kuruluşu ve tabii esas olarak işçilerin bir sınıf bilinci ile örgütlenmeleri patronlar tarafından nasıl karşılandı?

Hayri Erol: DİSK’e düşmanca yaklaşanlar sadece patronlar değildi. Hükümet ve onların yanında Türk-İş de düşmanca yaklaştı. Türk-İş’in Erzurum’da yapılan bir kongresinde dönemin Çalışma Bakanı çıkıp açıkça “Hiç merak etmeyin, yakında DİSK’in çanına ot tıkayacağız” diyebildi. Tarihe geçmiş bir konuşmadır. Bir kongrede yapılıyor bu konuşma ve hurra alkış alıyor. Sendikacılara bakın. Biz Amerikancı sarı sendikacılık derken, bu sözcükleri rastgele seçmiyoruz. Yani devletin temsilcisi gelecek bir başka sendikayı senin rakibin de olsa kapatacağını deklere edecek, siz bayram yapacaksınız. Böyle bir hava var. Ama bu, onların aleyhine oluyor. Daha önce sorduğunuz soru vardı ya, işçiler nasıl oluyor da DİSK’e geçiyorlardı diye. İşte burada sıradan bir işçi bile şunu görüyor: Benim sendikam nasıl bir sendika ki, işçilerin haklarını savunan başka bir sendikanın kapatılmasına uğraşıyor, devlete akıl veriyor. Böyle bir süreçten geçilmiştir.

Politez: Sendikalar Yasasında yapılmak istenen değişiklik neydi? Bu işçilere nasıl anlatıldı?

Hayri Erol: Bizim fabrikamıza Kemal Türkler geldi. Pendik bölgesindeki Arçelik Fabrikasına. Yani ilk elden DİSK’in Genel Başkanı geliyor ve diyor ki: “Arkadaşlar bunlar kararlı. Yasa değişiyor ve DİSK otomatikman kapanıyor.” Nasıl olacak bu? Diyor ki: “İş yerinde sözleşme yapmak için iş kolunda üçte bir oranında örgütlü olacaksınız” diyorlar. Düşünün bir fabrikaya gireceksiniz ilk gün bir tane üyeniz olur, on tane üyeniz olur siz o fabrikayı tamamen örgütlemiş olsanız bile üye sayısı olarak o iş kolunda sınıfın üçte birini üye yapamadıysanız, temsil hakkınız yok. Kısa zamanda böyle bir şey olabilir mi? Süreç lazım. 274, 275 sayılı Sendikalar Yasası’nda bu anlamda bir değişiklik yapmak demek, açıkça DİSK’in kapatılması anlamına gelecekti. Bu oran iş kolundaki sendikaların yanı sıra federasyon ve konfederasyonların örgütlenmesine de engel anlamına geliyordu ve bu durum doğrudan DİSK’i tarif ediyordu. Çıkarılmak istenen işte böyle bir yasaydı.

 Politez: 15 Haziran günü bulunduğunuz bölgede eylemler nasıl başladı ve gelişti?

Hayri Erol: Biz, dördüncü bölgede idik. Toplantılar yapıldı. Bu toplantılara sadece temsilciler katılmıyordu. Arçelik’te işçi, eylemi coşkuyla karşıladığı için kendi isteği ile katılıyordu. Toplantıda, “durum ciddi” dediler. “Biz yapıyoruz,” dendi. Yani şalterler inecek. Öncelikle gizli biçimde üretimi durduracağımızın duyurusu yapıldı.  Bu toplantılarda, “Evet, sendikamızın kapatılmaması için her şeyi yaparız” diyorlardı. Buradaki coşkuyu, kararlılığı görüyorsunuz. ’67 yılından 70’e kadar geçen süredeki değişimi görüyorsunuz. On beş yaşımdan on sekizime gelmişim. Öncelikle kendimdeki dönüşümü görüyordum. Üç sene içinde o genç yaşıma rağmen bir şeyler gelişmiş. Emperyalizme karşı işçi yürüyüşü var o tarihlerde mesela. İşçilerle birlikte öğrenciler de var. Aramızdaki daha bilinçli arkadaşlarımızın dışarıda sokaklarla bağı var.

İş yerlerinde baş temsilciler sabah sekizde işyerlerinde bir konuşma yaparak eylemi duyurdular. Aynen böyle olmuştur: On dakika sonra şalterler indirilmiştir. İşçilere, “arkadaşlar çalışmayacağız” denmiştir.  DİSK genel merkezinin kararı, açıklaması budur.  Peki ne oldu da yarım saatin, bir saatin içinde bu fabrikalar sokağa boşaldı? İşte öncü işçilerin rolü burada olmuştur.

Politez: Daha önceki yazı ve konuşmalarınızdan da, 15-16 Haziran’ı işçi önderlerinin öncülüğünde bir hareket olarak tanımladığınızı biliyoruz. Bunu biraz açar mısınız?

Hayri Erol: Şalteri indirmek yetmez. Öncü işçiler, örgütümüzü kapattırmak istemiyorlarsa, “sokak” demişlerdir. Orada sendikacının falan kararı yok. Tarihe geçti bu. Hangi sendikacıya sorarsanız sorun, biz sokak kararı aldık diyemezler, demezler zaten. Çekinmiş de olabilirler bir kısmı. “Sokakta ne olur, ne olmaz, bir şeye dönüşebilir mi ? Bu eylem, o zamanın moda tabiriyle anarşiye dönüşür mü, haklarımızı kaybeder miyiz,” diye düşünülmüş olabilir. “Fabrikamızda olursak hem üretimi de durdururuz,” denmiş olabilir.

Orada şunu gördük birinci elden. Bilinçsiz bir işçi sınıfı ne yapar? Sendika başkanını dinler, değil mi? Başka eylemlerde de yaşadım bunu çünkü. Dinler ve der ki: “Başkan bize diyor ki, direniş yapmak zorundayız arkadaşlar.” Aynen tabiri şudur Kemal Türkler'in: “Üretimden gelen gücümüzü kullanacağız.” Sokağa çıkacağız falan yok. Ne düşünüyor bilinçli değilse işçi; “acaba ekmeğimden olacak mıyım?” Çünkü siz önemsiz bir yerde çalışmıyorsunuz. Otosan'da, Arçelik'te, Eczacıbaşı'nda çalışıyorsunuz. Yani göreceli olarak birçok yerden ücretleriniz iyi zaten.  Anlatabiliyor muyum, böylesi koşullarda coşkuyu gördük biz. Ben kendimden de bakıyorum her ne kadar çok eksiğimiz de olsa fabrikada çalışırken dayanışma ve kardeşlik bilincimiz oluşmuştu. Bu bilinçle katıldık eylemlere.

Politez: İşçi önderlerinin başka ne gibi etkileri oldu?

Hayri Erol: Öncelikle, sokağa çıkmayı sağlayan öncü işçilerdir. Yani birinci şey bu. Öncü işçiler o kadar inisiyatifliler ki, mücadelenin sokağa çıkılırsa kazanılacağını biliyorlar ve şöyle düşünüyorlar ayrıca: “Sokağa çıkarsak, Türk İş'e bağlı sendikaların üyesi arkadaşlarımızı da etkileriz.” Peki bu oldu mu? Gerçekleşti, evet. Mesela Tekel’in önünde bir konuşma yapıldı. Süleyman Demirel'in kardeşinin fabrikasının önünde, Haymak’da bir konuşma yapıldı. Bu işyerlerinde, Türk İş’e bağlı sendikalar örgütlü olmasına rağmen, işçiler fabrikaları boşalttılar ve eyleme dahil oldular. Sokaklara dökülmüş DİSK’li işçileri, sınıf kardeşlerini görmeselerdi, yol boyunca o konuşmalar yapılmasaydı, işçilerin o buluşması nasıl sağlanacaktı?

Öncü işçilerin inisiyatifi iki günlük direnişte de devam etti. Her hangi bir yağmalamaya karşı, işçi sınıfı disiplinine yakışmayan davranışlara karşı hep bu öncüler vardı. Provokatörlere karşı tedbirli olundu. Bağdat Caddesi gibi zengin mahallelerde gelişebilecek taşkınlıklara, cam kırma gibi davranışlara asla müsaade etmediler mesela.  Sloganlarda önemli bir rol oynadılar. Ağırlıklı olarak anti-emperyalist sloganlar atıldı. “Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi”, “ Tam Bağımsız Türkiye” en çok atılanlardı. “İşçi, Ordu el ele” gibi o dönemin durumunu yansıtan sloganlar da vardı. Neden, onu da söyleyeyim. Esasında 15-16 Haziran, vicdanlarda o kadar yer bulmuş  ki, işçiler sokağa çıktığı zaman devrimci öğrenci hareketi ile de buluşmuştur. Dahası, işçilerin üzerine ateş açılması talimatı alan subay, askere ateş açtırmıyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin ordusunun üsteğmeni “ben işçilere ateş etmem” diyor. Dolayısıyla barikatlar aşılıyor.

Politez: İşçilerin bu eyleminin toplum üzerindeki etkisi nedir o dönemde? 

Hayri Erol:  İşçilerin bu büyük direnişi, yurtsever subayların, yurtsever öğretmenlerin, öğrencilerin, memurların, diğer yurtsever meslek gruplarının vicdanında karşılık bulmuştur. Türkiye'de toplumsal muhalefetin gücünü göstermek bakımından da çok önemli bir örnektir diye düşünüyorum. Halkın desteğini söylemiyorum bile balkonlardan alkışları, su getiren, ayran getiren kadınları söylemiyorum bile.

Bu arada önemli bir konuyu da söylemeden geçmeyelim tabi. 15-16 Haziran direnişi işçi sınıfının siyasi rolü üzerinde süren tartışmalara da önemli bir yanıt olmuştur. İşçi sınıfı, Türkiye devriminin fiili öncüsü olur mu olmaz mı diye tartışılırken, işçiler tarih sahnesine çıkarak gereken yanıtı vermiştir.

Politez: Bu direnişin kazanımları hakkında neler söylemek istersiniz?

Hayri Erol: Bu çapta bir direnişe rağmen DİSK kapatılsaydı ne olurdu? Bu direniş şanlı olmayacak mıydı? Direnmişsin, teslim olmamışsın, fakat kaybetmişsin. Bu da olabilirdi. Günün koşullarının da etkisiyle ama esas olarak işçinin eylemi ile DİSK kapatılamamıştır. Şimdi örgütüne sahip çıkıyorsun ve örgütünü kapattırmıyorsun. Çok önemli bir şey kazanıyorsun ve işçi sınıfı kazandığı için DİSK büyümeye devam ediyor. 

Elbette böylesine büyük eylemin tepkisiz kalacağı düşünülemezdi. Bedeller de ödendi. En başta bu eylemlerde üç can var yitirilen: Mustafa Baylan, Mehmet Gıdak, Yaşar Yıldırım. Bu kardeşlerimizi de burada anmak gerekir.

 Her mücadelenin bir bedeli vardır. Bu eylemlerin sonunda dört bin işçi işini kaybetti. Çok ağır bir bedeldir. Öncü işçiler gözaltına alınmışlardır. DİSK Yönetim Kurulu, Kemal Türkler ve arkadaşları yargılandığı zaman, dikkatinizi çekerim sadece normal koşullarda bu eylem kararını alan sendika yönetiminin yargılanması beklenir, değil mi? İşte daha önce söylediğim 15-16 Haziran’ın öncü işçilerinden, bunlardan tespit edip, yakalayabildiklerini içeri koymuşlardır.

Politez: Ve tabi ardından gelen 12 Mart darbesi, diğer önemli bir bedel oluyor...

Hayri Erol:  Evet. Dönemin Genel Kurmay Başkanı’nın yapmış olduğu açıklama, darbenin amacını açıklar niteliktedir. “Sosyal Uyanış ekonomik gelişmeyi geçmiştir”. Darbenin, işçi sınıfındaki, toplumdaki yaygın uyanışı durdurmayı amaçladığını anlıyoruz. Bu şahsın, kimin genel kurmay başkanı olduğu sorusuna da çok güçlü bir yanıttır bu aslında. Türkiye halkının mı, burjuvazinin mi Genelkurmay Başkanı?

Bu büyük direnişin 9 ay sonrasında gelen darbe de DİSK’i kapatamamıştır. Buradan bir anlam çıkarmamız lazım bizim tabi. Hakim sınıflar içindeki çelişkilerden de kaynaklanmış olabilir, bunların da rolü vardır mutlaka ama kapatılmaya kalkışılmaması 9 ay önceyi hatırlamakla ilgilidir diye de düşünüyorum.

ANALİZ

ANALİZTürkiye yol Ayrımında

Türkiye yol AyrımındaKritik bir eşikten geçiyoruz. Egemen güç, ya Türkiye’nin demokrasiye dönük iki yüzyıllık…