Vicdanlar nerede?

25 Temmuz 2011
Vicdanlar nerede?

Harbiye Açık Hava tiyatrosu, Caz Festivali ve sahnede Aynur Doğan; sonrası bir utanç tablosu kuşkusuz. O gece konserde bulunan yönetmen Hüseyin Karabey’in dediği gibi insanlığından utanılacak bir durum. Aynur Doğan’a Kürtçe söyletmeyen ve sahneye pet şişeleri atanların o günkü hassasiyetleri Silvan’da 13 askerin yaşamını yitirmesi olarak açıklandı ama bu tahammülsüzlüğün ve nefret kültüründen beslenenlerin böyle bir refleksi, vicdanların da artık yok olduğunu gösteriyordu. Görünen o ki, Ahmet Kaya’dan bugüne bir arpa boyu yol almamışız ve daha kötüsü binlerce kişinin bulunduğu bir açıkhava konserinde olan oluyor ve kimse yine kılını kımıldatmıyor. Bu da belki de bir kez daha vicdanları sorgulatmaya götürüyor. Ne oldu da bu hale geldik? Yaşanılanlar “beyaz Türk faşizmi miydi…?”


Tam da bu noktada 'Barış İçin Sanat Girişimi' devreye girdi, önce bir basın açıklaması ardından da İstanbul Taksim’de barış yürüyüşü gerçekleştirdi. Aynur Doğan’a destek imzası büyümeye devam ederken; aydınlar, yazarlar, biliminsanları “artık yeter” diyordu… Sanatçı Yasemin Göksu ise nefret kültüründen beslenenlere sesleniyordu: Ateşle oynuyorsunuz. Bu ateş sizi de yakar… ”

Yıldırım Türker ise Radikal gazetesinin 18 Temmuz tarihli, "Kürtçe’den değil savaştan kork" başlıklı yazısının bir bölümünde şöyle diyordu: “Burada dikkat etmemiz gereken, 5 bin kişilik Açıkhava tiyatrosunda birkaç yüz kişilik bir hassasiyet timinin orada bulunan seyircinin tümünü terörize etmeyi, susturmayı başarabilmiş olmasıdır. O gecenin mahcubiyetini yıllar boyu sırtında taşıyacak olan binlerce kişi, sonuçta Aynur’a sahip çıkamamış, onun sahneyi terk etmek zorunda bırakılışı karşısında eli kolu bağlı kalmıştır. İşte zurnanın zırt dediği yer de budur. Savaşseverlerden korkuyoruz. Onların linç girişimleri karşısında lince maruz kalanları kışkırtıcı, hassasiyet tacizcisi, dolayısıyla başına geleni hak eden ilan etmek konusunda Başbakan başta olmak üzere hemen herkes uğursuz bir yarış içinde…”

Aynur Doğan da yaptığı açıklamada üzüntüsünü dile getiriyordu: “İspanyolca, İbranice ve benzeri dillerde şarkılar söylendiğinde kurulan empatinin, yanı başındaki dile, kardeş Kürtçe dilindeki aşk şarkılarıyla kurulamaması, bunun nefrete dönüşmesi gerçekten üzücü...”

Bu yaşanılan ‘beyaz Türk faşizmini’ konuşurken Kürt-Türk çatışması da sokaklara sirayet etti. Zeytinburnu’nda Kürt iş yerleri ve kahvehanelere saldırılar da devam ediyordu. Tüm süreci sanatçılara, aydınlara ve yazarlara sorduk: Vicdanlar nerede?
 

AHMET SAY: Faşizm, kara gündür

>>>>Geçtiğimiz günlerde şarkıcı Aynur Doğan, İKSV’nin düzenlediği 'Caz Festivali' kapsamında sahneye çıktı ve Kürtçe söylediği şarkılar, dinleyiciler arasındaki bir grubun protestosuyla karşılaştı. İnsanları şaşırtan da bu olayın caz festivalinde çıkması… Kimileri bunu 'Beyaz Türk faşizmi' olarak nitelendirdi. Söz konusu toplumsal histeriyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Protesto olayına geleceğim, ama öncelikle sorunuzda yer alan bazı kavramlara değinmek istiyorum: 'Caz Festivali', 'Kürtçe şarkı', 'İKSV', 'protestocu grup'… Bu kavramları Türkiye’den başka bir ülkede bir araya getirmek olanaklı mı? Gelişkin ülkelerde caz festivalleri vardır, ama şarkıcının kullandığı dil yüzünden protesto edilmesi yoktur. Bizim doğumuzda ve güneyimizde bulunan bazı ülkelerde ise başta 'protesto' olmak üzere birçok tepkiyi bulabilirsiniz, ama 'caz festivali'ni bulamazsınız. Demek oluyor ki, 'caz festivali'yle 'protesto'yu bir araya getiren dünyada yalnızca biz varız. Hey maşallah! Biz neyiz, neleri icat ederiz, gördünüz mü?

Olay gazetelere yansıdığında, ben Kürtçe şarkı söyleyen Aynur Doğan kızımızın caz şarkısı söylediğini sandım. Caz festivalinde ne şarkısı söylenir? Doğrusunu isterseniz, Türkiye’deki caz festivalinde bir Kürt kızının Kürtçe caz şarkısı söylemesi, yalnızca ilginç olmakla kalmaz, tam yerine otururdu: Bildiğiniz gibi, popüler müziklerin en değerli çeşidi olan caz sanatı, Amerika’da siyahi kölelerin pamuk tarlalarında çalışırken söylediği 'Blues' adlı yanık havalardan doğmuştur.

'Beyaz Türk faşizmi' nitelemesine gelince… Bence yanlış. Hangi ulustan olursa olsun, faşizmin beyazı olmaz. Faşizm İtalya’da doğduğunda, Mussolini’nin azgın tabanına 'Kara gömlekliler' denirdi. Faşizmin simgesel rengi hep 'kara'dır. Faşizm 'kara çalıcı'dır, 'kara gün'dür, 'kara haber'dir, yani 'ölüm'dür. Belirttiğiniz 'toplumsal histeri' teşhisinin doğru olup olmadığını ise toplum psikologlarına sorunuz. Bence insanları hiç de hoş olmayan o protestolara iten nedenlerin başında, Silvan kırsalındaki acı olay vardır. Oradaki olay, insanlık adına ne kadar talihsizse, bir caz festivalinde Kürtçe şarkı söylemenin o hassas günlere rastlaması da o kadar talihsizliktir.
 
>>>>Görülen o ki, Ahmet Kaya’dan bugüne değişen bir şey yok. Belki daha da kötüsü… Açıkhava tiyatrosundaki binlerce kişinin caz müziği dinlemek üzere geldiği bir konserde yaşanıyor olay. Aynur Doğan yıllardır Kürtçe şarkı söylüyor. O gece, bilinen hassasiyetlere dokunmak için yapmadı mutlaka…
Tabii ki yarayı kaşımak için yapmadı, bundan eminim. Ama sanatçıların 'talihsiz' durumlara düşmekten kaçınması gibi dikkat gerektiren bir görevi de vardır. Sanatçı duyarlılığı, beklenmedik talihsizlikleri yenmeyi başarır. Aynur Doğan’ın o gece duyarsız davrandığını düşünemiyorum. Çünkü her zaman yaptığı gibi şarkısını söylüyor, başka bir şey yapmıyor. Kürtçe şarkı söylemek yasak mı, ayıp mı? Her insanın kendi anadilini kullanmasından, kendi kültürünü müzik yoluyla dile getirmesinden doğal ne var?            

>>>>Türkiye’de kimi zaman şoven rüzgârlar esiyor. Ama bir yandan da yazarlar, aydınlar, sanatçılar tarafından barış mesajları dile getiriliyor. Bu konuda siyasal iktidarın yapıcı bir yaklaşımını göremiyoruz. Yalnızca iktidarın tutumundan değil, acaba yurttaş olarak bazen vicdanımızı da mı kaybediyoruz?
Vicdan… Bütün haksızlıklar, eşitsizlikler, adaletsizlikler, yoksunluklar, 'kara gün'ler, sonunda gelir o 'vicdan' denen kavram tarafından tartılır, sınanır. İnsan vicdanı… Bu kavram, hümanist düşüncenin hem nedeni hem de sonucudur. Bir toplumda eşitlik ve adalet anlayış ve uygulamasının kalmadığını düşünelim, ne kalır geriye? İnsan vicdanı! Onu da yitirirsek insan olmaktan çıkarız, içgüdümüz ve gücümüz yettiğince başka varlıkları yeriz. (Burada hayvanları küçümsediğimi sanmayın; birçok hayvan tanıdım ki, onlarla arkadaşlığım, vicdanları sayesinde pekişti; üstelik epeyce vicdan dersi aldım onlardan.)

Fırsat bulmuşken Kürt şarkıları ve şarkıcıları konusuna da değineyim:

Benim gözümde Kürt müziği, Kürt halkının geleneksel müzik kültürüdür, Kürtçe söylenen piyasa şarkıları değil! Ben Kürtçe söylenen bu şarkılara, yalnızca 'duygu sömürüsü'nün getirdiği rant olarak bakmıyorum; daha çok, Kürt halk müziklerinin unutulup yok olmasına yol açan, geleneği hiçe sayan sorumsuz, çıkarcı bir akım olarak bakıyorum. Peki, ben bunu hangi yetkiyle, hangi donanımla söylüyorum? 1960 yılından başlayarak Bingöl’de kesintisiz üç yıl bir dağ köyünde yaptığım köy öğretmenliğinin ve bir folklorcu olarak yaptığım derleme gezilerinin kazandırdığı donanımla dile getiriyorum.


NAİM DİLMENER: Bu, sözcüğün mutlak anlamıyla delilik!

Olup bitenler her durumda utanç verici. Bunun bir İKSV organizasyonunda, canlı müziğin kutsal mekânlarından Açıkhava’da olması ise, utancı beşe/ona katlıyor. Şundan dolayı: O akşam orada bulunanların, ırk/din/dil ayrımı konularında yeterince sıkıntı çekmiş, bu nedenle de  farklı olana 'kendisi gibi' davranmaya başlamış bireyler olduğunu düşünüyor insan. Birey diyorum, sürünün bir üyesi değil, BİREY! Böyle olmadığını gördük. Bu durum Aynur ve benzerleri için değil, memleketin geneli için utanç vericidir ve telafisi de mümkün değildir… Zor zamanlardan geçtiğimiz doğrudur. Her birimiz ayrı ayrı burnumuzdan solumaktayız. Bu da tamam. Ama hiç kimse bana, nasıl olur da Kürtçe bir şarkının/şarkıcının yuhalanabildiğini açıklayamaz. Bu, sözcüğün MUTLAK anlamıyla DELİLİK!

YAVUZ BİNGÖL: Kardeşliğimizi ancak sanatçılar hatırlatabilir bize
Artık acılar yaşanmasın, analar ağlamasın, gençlerimiz ölmesin. Bunun için herkese sorumluluk düşüyor. En başta da sanatçılarımıza ve medyamıza... Kardeşliğimizi ancak sanatçılar hatırlatabilir bize... Aynur’a gösterilen tepki ne ilktir ne de son. Bunun bilincinde olarak meydanı kana, gözyaşına, ölümlere, acılara, bırakmayalım artık. Sosyal barışı sağlamak için var gücümüzle çalışmalıyız. Biz olmalıyız. Kürt halkıyla duygusal bağımızı koparmaya çalışanlara prim vermemeliyiz. Bu ülkede kardeşçe yaşamanın yolu vardır. O yolda herkesin şiddetin, savaşın, silahın karşısında top yekun birlik olmasını sağlamaktan geçer. Umudumuz olsun yeter... Barış için her şeyimizi feda etmeye hazır bir bilinci yükseltmemiz lazım. 

LEVENT ÜZÜMCÜ: Bu sorun gerçek sosyalistlerle çözülebilir
1970'li yılların sonu gibi başladığı düşünülse de aslında 'Kürt kimlik savaşı' Şeyh Sait, Dersim isyanına kadar gidiyor hepimizin bildiği gibi. Yani 70 yıllık bir problemdir bu. Kardeşi kardeşe kırdıran bu düğüm iki halk için de nasyonel sosyalistlerle değil, gerçek sosyalistlerle çözülebilirdi. Ancak maalesef Türkiye gibi bir ülkede bu şans hiçbir zaman ele geçmedi. Artık elimizde kardeşliğimize engel olabilecek güçte toplumsal bir problem var ki maalesef bu karşımıza her türlü sosyal ortamda çıktı, çıkmaya da devam edecek…

YAŞAR KURT: Caz müziği kendini sorgulamalı
Bu toplumsal histeri zaman zaman kendini gösteriyor, çeşitli şekillerde ve çeşitli nedenlerle... Aynur Doğan da bu şiddetten nasibini aldı, çok üzgünüm. Caz müziği de kendini sorgulamalı bu olayla birlikte, akademik bir snopluğa doğru gidiyor.

Hollanda'da böyle bir olaya tanık oldum mesela, önemli bir caz festivalinde Hollanda milli maçı başlayacak diye beni ıslıklayarak sahneden göndermişti Hollandalı müzikseverler. Sahne arkasına kurulu bir ekrandan maç izledi bütün seyirci ve kapıların önüne kadar insan yıldığı için dışarı da çıkamadım, sinir olmuştum.

Protesto eden insanların neden o konsere gittiğini de anlamak zor bence. Başka olaylar da gösteriyor ki biz modernleşirken aynı zaman da şehirli bir şovenizm geliştiriyoruz.
Şiddet toplumun her köşesine dalga dalga yayılıyor. Bunun altında yalnızca ideolojik bir dürtü yok... Defalarca gerçekleşen ekonomik depresyonlar vahşi bir toplumu inşa ediyor. Kapitalizmin zayıfı ezen dünyası ona uygun bir insan türü de yaratıyor. Bu yaşadığımız her şey işkence gören çocuklar, kadınlar, linç olayları hepsi insani değerleri törpülenmiş toplumların arıza vermesidir...

Medyanın bu olaydan önceki tutumunu bilemiyorum ama bir televizyon programında olay tartılırken "keşke o zafer işaretini yapmasaydı" gibi bir söz edildi... Olaydan tamamen alakasız bir sonuç çıkarılmasına yol açacak bu yorum belki de bilinçli bir müdahaledir, bilemiyorum. Hükümetin son yıllarda Türk kimliğini ırksal bir kimlikten çok kültürel bir birlik olarak tanımlamaya çalışması belki bu konuda yeni bir adım olabilir, ancak bin yılda inilen bir kuyudan bir günde nasıl çıkılacak benim için de merak konusu....

 

GÜLŞEN İŞERİ (Birgun)


 

 

ANALİZ

ANALİZTürkiye yol Ayrımında

Türkiye yol AyrımındaKritik bir eşikten geçiyoruz. Egemen güç, ya Türkiye’nin demokrasiye dönük iki yüzyıllık…