Yaklaşan ’17

Franco “Bifo” Berardi

22 Mayıs 2019
Yaklaşan ’17

Berardi günümüzün siyasal iklimini faşizmin yükseliş dönemine benzettiği yazısında, Ekim Devrimi ile de son derece ilginç karşılaştırmalar yapıyor ve “küresel Silikon Vadisi” olarak tanımladığı “bacasız ve yersiz-yurtsuz fabrika” bilişim sektörüne, Lenin’in 1917’de Putilov fabrikasına baktığı gözle bakmayı öneriyor: üretim sürecinin çekirdeği, azami sömürünün gerçekleştiği ve en yüksek dönüştürücü potansiyelin açığa çıkabileceği yer.

Bitmek bilmez çöküş

Sovyet Devrimi’nin yüzüncü yıldönümü muhtemelen küresel bir çöküşe rast gelecek. Sık sık ilan edilen o düzelme, hala ufukta görünmüyor ve ırkçı tonlara sahip sağcı bir dalga birikmekte.

Yeni bir öznellik ortaya çıkmadığı ve farklı bir toplumsal model gelişmediği sürece, kapitalizmin çöküşü bitmek bilmez ve muazzam yıkıcılıkta bir süreç olacak. On dokuzuncu yüzyılda işçi hareketinin sergilediği öznellik bugün o kadar çözülmüş görünüyor ki, yakın gelecekte olası herhangi bir derlenme hayal edemiyoruz.

2011’in finansallaşma karşıtı ayaklanması mali talanın rotasını tersine çevirmeyi başaramadı ve Avrupa’nın sol partileri kemer sıkma politikalarını kabul ettiler, hem de bu ihanet, muhtemelen kendi nihai yenilgilerini getirecek olmasına rağmen.

Nazilerin yükselişine ve ardından da İkinci Dünya Savaşı’na sebep olan dinamikler geri döndü. Günümüz nasyonalist partileri, Hitler’in Almanya’nın yoksul işçilerine söylediklerini yankılıyorlar: mağlup ve sömürülen işçiler değil, mağrur ulusal savaşçılarsınız, ve kazanacaksınız. O zaman kazanmamışlardı, ama Avrupa’yı yıkıma götürdüler. Bu kez de kazanmayacaklar, ama dünyayı yıkıma götürmeye hazırlar.

Toplumun süregiden yoksullaşması doğal bir gereklilik değil, finansal birikim siyasetinin sonucu. Konsensüs eriyip biterken, neoliberal model kendisini otomatizmin gücüyle hayata geçiriyor. Economist gazetesinin Temmuz 2016 sayısının konu başlığı “Birleşik Krallık’ta Anarşi” idi ve neoliberal küreselleşmenin iflasını itiraf ediyordu. Semptomlar açık: stagnasyon; aşırı üretim ve ardından deflasyon; ağırlaşan resesyon.

Stagnasyon ve işsizliğin kaynakları – pazar doygunluğu ve gerekli emek zamanın azalması – kendi başlarına olumsuz trendler değiller. Tam tersine, toplumsal fayda perspektifinden bakıldığında, kıtlık çağının sona erdiğini ve insanlığın tekrarlı işlerden kurtulma zamanının geldiğini gösteriyorlar. Artık insanların zamanlarını başkalarına sevgi, şefkat ve ilgi göstermeye, kendilerine bakmaya, eğitime ve diğer pazar dışı etkinliklere ayırabilmesinin maddi zemini var.

Ama kapitalizm, göstergesel olarak, bilgi ve teknolojiye içkin gizilgüçleri hayata geçirebilmekten acizdir: dinamiği aslında bu gizilgüçleri eski büyüme ve birikim çerçevelerine hapsetme eğilimindedir. Bunun sonucu olarak, bilgi ve teknolojinin gizilgüçlerini kıtlık ve yıkım faktörlerine dönüştürür.

Bu çarpılma Avrupa toplumunu yoksullaştırdı ve memnuniyetsizliği, faşizmi ve savaşı besleyen küreselleşme karşıtı bir tepkinin birikmesine yol açtı. Şimdi sırada ne var?

Başka bir 1917 olmayacak

Biyo-bilgi-siyasi iktidar çağında, Kışlık Saray boş. Ama yine de 1917’ye tekrar göz atmalıyız, çünkü son yüzyılın siyasi manzarasına hâkim olmuş paradigmayı Sovyet Devrimi ortaya çıkardı: siyasi partiler üzerinden toplumsal öncü olarak örgütlenen, merkezi iktidarı [devleti, Ç.N.] ele geçirmeyi ve onu kapitalist sınıfa karşı kullanmayı amaçlayan işçi sınıfı. Lenin’in eserlerinde ortaya koyduğu vizyon (özellikle de Ne Yapmalı?’da), sınıf mücadelesine askeri bir çerçeve getirdi. Bolşevik Parti’nin iktidarı ele geçirmesine olanak sağlayan bu taktik hamle, aynı zamanda Lenin’in stratejik hatası, hatta belki de suçu oldu. Leninist parti bir devlet ve bir ordu doğurdu ama Lenin’in kararlılığı sınıf mücadelesini savaşa dönüştürerek Almanya’da, İtalya’da ve ayrıca Dünya Sanayi İşçileri’nin toplumsal örgütlenmesini genişlettiği Birleşik Devletler’de devrimci otonomi süreçlerini boğdu.

Leninist devrimin başlattığı savaşı kazanmak için, Batı kapitalizmi işçi sınıfına karşı faşizmi kışkırttı.

Bunu neyin takip ettiğini biliyoruz: Sovyet komünizmi ve Anglo-Amerikan kapitalizmi ittifak yapmak zorunda kaldılar. Ardından demokrasi Sovyetler Birliği’ni yendi. Yüzyılın ikinci yarısında, demokrasi muzaffer mit olarak yükseldi ama zaferi kalıcı olmadı. 11 Eylül 1973’te Şili’den başlayarak, neoliberal reformasyon demokrasiyi iptal etmeye başladı ve Temmuz 2015 ile Yunanistan da dahil, dalga dalga her yerde demokrasiyi iptal etti. 90’ların sonuna kadar az çok barışçıl yollardan ilerlemiş olan neoliberal yönetişim etiketi altında, soyutun somut yaşam üzerindeki diktatörlüğü ortaya çıktı. 2000 yazının internet şirketleri çöküşünden ve yeni yüzyılın ilk yılının yeni 11 Eylül’ünden bu yana, küresel manzara, artık küresel bir iç savaşa infilak etmekte olan çatışma içindeki sayısız kimliklere bölünmüş durumda.

Sömürgecilik ve enternasyonalizm

ABD başkanı Jimmy Carter’ın danışmanı Zbigniew Brzezinski, küresel siyasi manzara üzerine önemli kitaplar yazdı. 1993’te o dönemki hâkim iyimserlik atmosferini tersine çeviren ve kimlik çatışmalarının kontrol edilemez yayılışını öngören bir kitap olan Out of Control: Global Turmoil on the Eve of the 21st Century’yi (Kontrol Dışı: 21. Yüzyılın Şafağında Küresel Altüst Oluş) yayınladı.

The American Interest’in son sayısında, Brzezinski, “Toward a Global Realignment” (Yeni bir Küresel Gruplaşmaya Doğru) başlıklı bir makale yayınladı. Tatsız başlığını bir yana bırakırsak, makale şu şekilde özetlenebilecek dramatik bir değerlendirme içeriyor: yüzlerce yıllık sömürgeci tahakküm ve şiddetin ardından, eski sömürgeler Batı’nın ödemeye gönülsüz ve ödemekten aciz olduğu maddi ve manevi bir tazminat talep ediyorlar. Sömürdüklerimize karşı somut tarihsel borcumuz ödenemiyor çünkü kendi soyut mali borçlarımızı ödemek zorundayız.

 

Brzezinski’nin makaledeki tarzı zarif ama sözleri afallatıcı ve dolambaçsız. Uzun uzun alıntıyı hakkediyor:

Batılı olmayan dünyanın yeni yeni politikleşen kitlelerine özel dikkat gösterilmeli. Uzundur bastırılmış olan siyasal anılar, büyük kısmıyla Ortadoğu’daki İslamcı aşırılıkçıların harekete geçirdiği ani ve çok patlayıcı bir uyanışı tetikliyor olsa da, Ortadoğu’da bugün olan şey, önümüzdeki yıllarda Afrika’dan, Asya’dan ve hatta Batı Yarımkürenin sömürgecilik öncesi halkları arasında bile yükselmekte olan daha geniş bir fenomenin sadece başlangıcı olabilir.

O kadar da eskide kalmayan atalarının, sömürgeciler ve onların büyük oranda Batı Avrupa’dan gelen zenginlik peşindeki ortakları tarafından (bugün halen, en azından el yordamıyla, çok etnikli bir birarada yaşama en açık olan ülkeler) periyodik olarak katledilmesi, geçtiğimiz iki yüzyılda, sömürgeleştirilmiş halkların Nazilerin 2. Dünya Savaşı’ndaki suçlarına denk bir ölçekte katledilmesi ile sonuçlandı: yüz binlerce, hatta milyonlarca kurbanı olan katliamlar. Ertelenen öfke ve yasın beslediği siyasi benlik davası, yalnızca Müslüman Ortadoğu’da değil, çok muhtemel onun ötesinde de şimdi yüzeye çıkmakta olan, intikama aç, güçlü bir kuvvet.

On altıncı yüzyılda, büyük oranda İspanyol kaşiflerin getirdiği hastalıklar yüzünden, günümüzde Meksika’nın bulunduğu yerdeki Aztek İmparatorluğu’nun nüfusu 25 milyondan yaklaşık 1 milyona düştü. Benzer şekilde Kuzey Amerika’da, Avrupalı yerleşimcilerle temasın ilk beş yılı içinde yerli nüfusun tahminen yüzde 90’ı en başta hastalıklar yüzünden öldü. 19. yüzyılda, çeşitli savaşlar ve zorla yerinden etmeler 100.000 kişiyi daha öldürdü. İngilizlerin 1857-1867 arasında, 1857’deki isyanlara misilleme olarak Hindistan’da bir milyona yakın insanı öldürdüğünden kuşkulanılıyor. İngiliz Doğu Hindistan Şirketi’nin Hint tarımını o dönem esasen Çin’e dayatılan afyon üretimi için kullanması, milyonlarca insanın zamansız ölümüne neden oldu ve buna 1. ve 2. Afyon Savaşları’nın Çinli kurbanları dahil değil. O dönem Belçika Kralı 2. Leopold’ün şahsi mülkü olan Kongo’da, 1890 ile 1910 yılları arasında 10 ila 15 milyon insan öldürüldü. Yakın tarihli çalışmalar Vietnam’da 1955 ile 1975 yılları arasında bir ila üç milyon sivilin öldürüldüğünü gösteriyor.

Rusya’nın Kafkaslar’ındaki Müslüman dünyaya gelirsek, 1864 ile 1867 yılları arasında yerli Çerkes nüfusun yüzde 90’ı zorla yerinden edildi ve 300.000 ila 1,5 milyon insan ya açlıktan öldü ya da öldürüldü. Rus makamları tarafından 300.000 Türki Müslüman’ın Orta Asya dağlarından Çin’e sürüldüğü 1916 ve 1918 yılları arasında, on binlerce Müslüman öldürüldü. Endonezya’da 1835 ile 1840 yılları arasında Hollandalı işgalciler tahminen 300.000 sivili öldürdü. Cezayir’de 1830-1845 arası 15 yıllık iç savaşı takiben, Fransız zulmü, kıtlık ve hastalık, 1,5 milyon Cezayirliyi (nüfusun neredeyse yarısı) öldürmüştü. Komşu Libya’da İtalyanların 1927 ile 1934 yılları arasında toplama kamplarına doldurduğu Sirenaykalıların tahminen 80.000 ila 500.000 kadarı öldü.

Daha yakın tarihli olarak, Afganistan’da 1979 ile 1989 yılları arasında Sovyetler Birliği’nin bir milyona yakın sivil öldürdüğü tahmin ediliyor; yirmi yıl sonra, Birleşik Devletler, 15 yıllık Afgan Savaşı boyunca 26.000 sivili öldürmüş durumda. Irak’ta son 13 yılda Birleşik Devletler ile müttefikleri tarafından 165.000 sivil öldürüldü. (Avrupalı sömürgecilerin faili olduğu ölüm sayısı ile Irak ve Afganistan’da Birleşik Devletler ve müttefiklerinin faili olduğu ölüm sayısı arasındaki uçurum, kısmen zorun daha isabetli kullanımına yol açan teknolojik gelişmeler, kısmen de dünyanın normatif ikliminin değişmesinden kaynaklı olabilir.) Bu katliamların çapı kadar şok edici olan ise, Batı’nın bunları ne kadar çabuk unutmuş olduğu.(1)

Brzezinski’nin tespitine katılıyorum ama yirminci yüzyılda, tanımlamış olduğu küresel çatışma türünden kaçınmanın bir yolu olarak enternasyonalizmin ortaya çıktığını unutuyor. Gezegeni bir kan banyosundan ancak işçilerin enternasyonalizmi koruyabilir. Ama komünizm mağlup oldu ve enternasyonalist yol tasfiye edildi. Şimdi hiçbir şey uğruna herkesin herkese karşı olduğu bir savaşla yüz yüzeyiz.

Bunalımdaki öznellik

Komünizmin tasfiyesi ardından, sınırsız rekabet ve kâr miti galebe çaldı. Ama otuz yıl sonra bu mit tamamen iflas etmiş durumda. Batılı öznellik öfkeli bir bunalımda ve sebebini Jonathan Franzen açıklıyor:

İnsanlar bu ülkeye ya para ya da özgürlük için geldiler. Paranız yoksa, özgürlüğünüze daha öfkeli tutunursunuz. Sigara içmek sizi öldürüyor olsa bile, çocuklarınızın karnını doyuramıyor olsanız bile, çocuklarınız sokakta manyaklar tarafından makineli tüfeklerle öldürülüyor olsa bile özgürlüğünüz her şeyden önce gelir. Yoksul olabilirsiniz ama kimsenin sizden alamayacağı şey, hayatınızı canınız nasıl istiyorsa öyle mahvetme özgürlüğünüzdür. Bill Clinton işte bunu fark etmişti—seçimleri kişisel özgürlüklere karşı gelerek kazanamayacağımızı. Özellikle de silahlarla ilgili kişisel özgürlükler.(2)

Ekonomik başarı vaadi toplumun yalnızca küçük bir kısmı açısından gerçekleşti. Kaybedenler içinse güvencesizlik, nöro-sömürü, azalan bir maaş ve daha fazla çalışma ile sonuçlandı. Ama kaybedenler kendi kişisel özgürlüklerini talep ediyorlar ve ABD’de bunun anlamı her şeyden önce silah bulundurma ve taşıma özgürlüğü.

Enternasyonalist vizyonun tasfiyesiyle birlikte, herkes artık bir kabileye – etnik ya da sanal – üye ve herkes kendisini yaklaşan işgale karşı koruma hazırlığı içinde. Aydınlanmacı modernitenin evrenselci ufkunun terk edilmesi ardından, çatışan öznellikler artık bir aidiyet inancı ile bir arada tutuluyor.

Program

Mental aktivite ekonomi tarafından ele geçirildiği ve günümüzde işin büyük kısmı göstergesel olduğu için, tefekkür işe soğuruldu, asimile edildi ve indirgendi. Geçmişte, sanayi işçileri işleri ile mental olarak doğrudan ilişkilenmiyorlardı. Ancak günümüzün gösterge-işçileri, akli melekelerini otomatikleşmiş üretim sürecine dahil etmeye mecburlar.

Bilişsel emeğin otonom öz-örgütlenmesine giden bir sürecin önünü, bilişsel şuurun rekabet paradigmasına olan teslimiyetinde yaşanacak bir kırılma açabilir ancak. Bilgi-kudretin kurtuluşu, yükselmekte olan nöro-totaliter sistemin yenilgiye uğratılması için tek şansı temsil ediyor.

Geleceğin görevi, özneleşme sürecini baştan yaratmak. Bu ise, mental acıların her yana yayılmış koşullarından ve yeni bir siyasal eylem seviyesinin keşfinden başlamalı. Program konsepti her daim siyasal eylemin merkezinde yer almıştır. Geçtiğimiz yüzyılda “program” sözcüğü siyasetin toplumsal bünyeye dayattığı bir organik projeler toplamına işaret ediyordu. Bugün ise “program”ı toplumsal yazılım bağlamında düşünmemiz gerek:  toplumsal ihtiyaçlara dayalı ve toplumsal refahı amaçlayan, bugün egemen olan finansal algoritmaya karşı çıkması gereken bir algoritma. Mevcut finansal sömürü algoritmasının yerini yalnızca bir kurtuluş algoritması alabilir.

Programlama (üretim süreci için yazılım anlamında), bilişsel işçilere özel bir faaliyet. Peşine düşmemiz gereken siyasi proje, programlama pratiklerinin otonomisi. Ama biliyoruz ki pratiklerin otonomisi için öznenin otonomisi ön koşuldur.

Küresel Silikon Vadisi’nde, dünyanın dört bir yanına yayılmış milyonlarca bilişsel işçi var: finansal diktatörlüğü altüst edebilecek öznellik, bu.

Küresel Silikon Vadisi’ne Lenin’in 1917’de Putilov fabrikasına ya da İtalyan otonomcuların 70’lerde Mirafiori Fiat fabrikasına baktığı gözle bakmalıyız: üretim sürecinin çekirdeği olarak, azami sömürünün gerçekleştiği ve en yüksek dönüştürücü potansiyelin açığa çıkabileceği yer.

Siyaset iktidarsız ve ulus devletler gösterge-finans akışlarına hükmedemez durumdayken, geçmişin hükümetlerinin yerini küresel Silikon Vadisi aldı. Ancak küresel Silikon Vadisi çatışmasız bir yer değil: bu yersiz-yurtsuzlaştırılmış fabrikada, milyonlarca bilişsel işçi, emek zamanın azaltılmasına, gelirin çalışmadan bağımsızlaştırılmasına ve teknoloji ve otomasyonun tam uygulanmasına dayalı yeni bir bilinç formu ve yeni bir toplumsal dinamik geliştirebilir.

Görev, bu bilinci bilişsel işçiler arasında yaymak: mental acılarından etik bir uyanış doğabilir. Ve çoktandır yüzünü göstermekte olan korkutucu bir gerilemeyi bertaraf etmenin tek olasılığı, milyonlarca mühendisin, sanatçının ve bilim insanının etik uyanışında yatıyor.

(1) Zbigniew Brzezinski, “Toward a Global Realignment,” The American Interest, vol. 11, no. 6 (July–August 2016) 

(2) Jonathan Franzen, Freedom (New York: Farrar, Straus and Giroux, 2011), 361.

****

Franco Berardi, ya da “Bifo,” Bologna’daki ünlü Radio Alice’in kurucusu ve İtalyan otonom hareketinde önemli bir şahsiyet, bir yazar, medya kuramcısı ve sosyal eylemci. Son kitapları arasında Breathing: Chaos and Poetry (Semiotexte, 2018) ve The Second Coming (Polity, 2019) var.

e-flux sayı #78 – Aralık 2016

Kaynak: https://www.e-flux.com/journal/78/82058/the-coming-17/

Dünyadan Çeviri: Serap Güneş

ANALİZ

ANALİZTürkiye yol Ayrımında

Türkiye yol AyrımındaKritik bir eşikten geçiyoruz. Egemen güç, ya Türkiye’nin demokrasiye dönük iki yüzyıllık…