Çernobil'den Fukuşima'ya nükleer kıyımın geleceği tehdit eden sonuçları

Türker ERTUNCAY

22 Mart 2012
Çernobil'den Fukuşima'ya nükleer kıyımın geleceği tehdit eden sonuçları

Nükleer santraller, Çernobil ve Fukişıma felaketlerini örnek alınca, yalnızca bulundukları coğrafi bölgeyi değil, yaydıkları radyosanla milyarlarca insanın hayatını tehdit ediyor. Bu tehdit, şirketlerin ve güç odaklarının denetimindeki hükümetlerin kontolündeki ülkelerde daha da artıyor. Üstelik, bilim insanları, kazaya uğrayan nükleer reaktörlerdeki tepkimelerin 500 yıl sürebileceğini öngörüyor. Fukusima'nın ortaya koyduğu şey, denetimin halk için değil, kapitalist şirketlerin karının güvencesi için, dolayısıyla gerçekleri halktan gizlemek için yapıldığıdır.O halde şu soruyu sormak gerekir: Nükleer santraller, nükleer enerjinin ucuz olmadığı da bilinmekteyken, kar güvencesi uğruna insanlığı adım adım yok etmek değilse nedir?

Türker Ertuncay'ın Endileseli.org'a gönderdiği bu yazı, nükleer reaktörlerin barındırdığı büyük riskleri sergilerken, bu soruya da açıklık kazandırıyor.

 

Çernobil'den Fukuşima'ya nükleer kıyımın geleceği tehdit eden sonuçları

Türker Ertuncay

Bilindiği gibi, Japonya'nın kuzey-doğusunda 11 Mart 2011 tarihinde 9 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi.

Depremin sonucunda oluşan tsunami dalgaları, Daiiçi nükleer güç reaktörlerinde ciddi sonuçları olan kazaya yol açtı.

Daiiçi  güç santralindeki kaza sonrası ölen ya da kaybolan sayısı 20 bin.

Ancak; ölü ya da kayıplar konusu  karışık. Çünkü nükleer kazadan dolayı ölenlerle deprem nedeniyle ölenler karışmış durumda. Bunu ayrıştırabilmek çok güç. Elimizdeki tek sağlıklı veri, yaklaşık 200 bin insanın Fukuşima'dan tahliye edildiğidir. Fikir olsun diye söylüyorum; Çernobil'de ölü sayısı 4 bindi.

Her iki kaza da, aynı "tehlike seviyesinde" değerlendirildiğine göre, ölü ya da kayıp sayısının da yaklaşık olduğu söylenebilir. Ancak; her iki olayın sonucunda ölü sayısı, olayın doğası gereği ,çok tartışmalıdır. Çünkü patlamalar sonrası ulaşılan cesetlerin veya ulaşılamayan kayıpların toplamından mı sözedeceğiz, yoksa; patlamalar nedeniyle atmosfere, suya, toprağa karışan radyasyon neticesinde oluşan kanser vakalarından dolayı ölenleri de sayacak mıyız? İlk rakamlar çok medyatik. Asıl berbat sonuçlar, açığa çıkan radyasyonun ölçülmesi/tahmin edilmesiyle ortaya çıkıyor.

Bugün, Çernobil'i bile ölçebilmek mümkün değil. Üzerinden henüz 25 yıl geçti. Etkilerinin birkaç yüzyıl sürmesi bekleniyor. Fukuşima'daki olay ise, daha çok taze. Henüz sonuçlanmadı bile.

Daiiçi'deki reaktörlerin güvenli bir şekilde faaliyetini durdurması için en az 40 yılın geçmesi gerekiyor.

Tabii ki, tepkimeler devam edecek.

Çernobil nükleer reaktörlerindeki tepkimeler yaklaşık 500 yıl daha devam edecek

Bilim çevrelerinin üzerinde görüş birliğine vardığı süre yaklaşık 500 yıldır.

Yani; Çernobil nükleer reaktörlerindeki tepkimeler yaklaşık 500 yıl daha devam edecektir. Fukuşima'da ise, 500 yıllık sürenin henüz başlamadığı  söylenebilir. Hatırlanacaktır; Daiiçi nükleer güç santralindeki yangınların sönmesi için haftaların geçmesi gerekti. Denize uzun süre radyoaktif madde bulaşmış sular aktı. Tokyo'da şehir suyunda radyasyon tespit edildi. Çin'de, Rusya'da, Amerika'da, Avrupa'da, hatta İzlanda'da havada radyoaktif madde tespit edildi.

 

Uluslararası kabul gören radyasyon üst sınırı 10 bin bekerel.

Daiiçi reaktörlerine 60 km uzaktaki toprakta yapılan ölçümlerde alınan sonuç 307 bin bekerel.

Şöyle gözümüzün önüne getirelim; nükleer reaktör hesapları yapılan Akkuyu'yu çıkış aldığımızda nereye geliyoruz? Kuzeye doğru yaklaşık Konya Karaman'a varıyoruz.

Hangi değerlerle?

Ölümcül değerlerle...

Nükleer güç reaktörleri yaklaşık 60 yıldır kullanılmakta ve tabii kazalar da olmakta.Bu nedenle, Fukuşima'da olanlar ne ilk ne de son olacak.İ rili ufaklı binlerce kaza oldu ve olmakta. Bu kazalar, genellikle önceden tahmin edilemeyen nedenlere dayanmakta .

Örneğin;1979 yılında ABD'de Three Mile Island nükleer reaktöründeki kaza, sıradan bir insan hatasından kaynaklanmıştır. Soğutma sistemindeki bazı vanalar kapalı unutulmuştur.

1986 yılındaki Çernobil kazası da yine bir insan hatası nedeniyle olmuştur. Reaktörde deney yapılırken ortaya çıkan çeşitli insan hataları (unutma vb.) sonucu patlama meydana gelmiştir.

Çernobil'deki asıl vahim durum şudur:

Kaza 26 Nisan'da oldu. Dünya olayı 30 Nisan'da öğrenebildi. Yani; patlama dünyadan tam 4 gün saklandı.

Daiiçi'deki kaza sonrası İngiliz hükümeti de, enerji şirketleriyle kafa kafaya verip felaketin boyutlarını kamuoyundan gizleme ve etkilerini küçük göstermenin yollarını arama çabasına girişti. Bu çabaların yazılı belgeleri medyanın eline geçti.

Dünya, nükleere yönelmeyle beraber hemen ayrışmayı da yaşamaya başladı. Nükleer yandaşlarıyla karşıtları oluştu.

Nükleer karşıtları daha ilk günden uyarılarda bulunmaya başladılar.

Nasıl olmasın?

Dünya devletleri, milyarlarca insanın yaşamını riske etme pahasına bu macer

aya daldı.

İlk karşı çıkışlar da, yıllar önce bilim dünyasında başladı.

Einstein'ın en büyük hatası

Ünlü elektrofizik mucidi Nikola Tesla, Einstein'ın atom enerjisi konusundaki çalışmaları üzerine,"atom enerjisini açığa çıkaracak olursak, insanlığa yarardan çok zarar verecek felaketlerin kapılarını açabiliriz" diyerek muhalefet ediyor.

Bu karşı çıkış kıskançlıktan olabilir mi?

Hayır. Çünkü Tesla, 700 buluşla en çok patent sahibi kişidir.

Peki, ya Einstein? Çok mu memnun yaptıklarından?

1954 yılında, ölümünden 1 yıl önce, arkadaşı Linus Pauling'e şunları söy

lüyor: "Hayatımda tek bir büyük hata yaptım: Başkan Roosevelt'e atom bombası tavsiyesinde bulundum."

Ama ne fayda!

ABD, Japonya'da atom bombalarını atmış ve nükleer reaktörler her yanda çalışmaya başlamıştı.

Burada, bir soru çok rahatlıkla akla gelebilir:

Bilimsel ilerlemeye karşı mı çıkıyoruz?

Hayır, karşı çıkmıyoruz. Ama, önemli ekonomik ya da toplumsal sonuçlara yol açabilecek her yeni adımın karşısında; "NEYİ, NİÇİN YAPIYORUZ?"  sorusunu sormalıyız. 

Reaktorlerin denetimi venilir degil     

Devletlerin ya da şirketlerin uluslararası dengelerde güç kazanmaları uğruna, insanların yaşamını nesiller boyu sürecek şekilde etkilemek, ağır bir risktir ve etkilenen insanlar da, elde edilen ya da korunan güçten pay alamayanların arasından gitmektedir.

Burada tekrar Japonya'y
a dönüyoruz. Fukuşima'daki Daiiçi nükleer güç reaktörlerini TEPCO adlı şirket işletiyordu. TEPCO'nun işlettiği bir başka nükleer reaktörde, Temmuz 2007'de yine bir deprem sonrasında kaza yaşanmıştı. Kaza sonrası bu santral kapanmıştı. TEPCO'nun  yaşadığı ilk kaza da değildi bu.

TEPCO,2002'de güvenlik raporlarında kasıtlı hata yapan ve reaktörlerinde en çok kaza olan firma ilan edilmişti.

Hatalar zincirinin ilk halkaları 1980'lere, 90'lara uzanıyor. Anlayacağınız, şirketin sicili kabarık.

Bu durum, sadece TEPCO'nun "hata"sı değil!

Nerede Japonya'nın denetçileri?

Öğreniyoruz ki, Japonya hükümeti, uluslararası atom enerjisi kurumu'nun eleştirdiği yetersizlikler içersindeymiş. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu, 2008'de Daiiçi santralinin tsunami karşısında zayıf olduğunu saptamış.

Demek ki, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu da, bu konuyu saptamakla kalmış.

Japonya'daki gazeteciler, durumda bir tuhaflık olduğunu seziyor.

Japon yayın kurumu'nun  2 Ocak 2011'de istemesi üzerine, Japon hükümeti, TEPCO'nun Japonya Nükleer ve Sanayi Güvenlik Kurumu'na hazırladığı raporu açıklamak zorunda kalıyor. TEPCO, 2008 yılında Japonya Nükleer ve Sanayi Güvenlik Kurumu'na bir rapor hazırlıyor.Raporda, bölgede 1896 yılındaki gibi 7.2 büyüklüğünde bir deprem ve bu depremin neden olabileceği 10 metre yüksekliğindeki dalgalara DAİİÇİ reaktörünün hazır olduğu belirtiliyor. Bu rapor, 2008'de hazırlanıyor. Ama sunumu erteleniyor çünkü "varsayımlar üzerine acil harekete geçme gereği hissetmiyorlar."

Halbuki, 2008'de Tokyo'da yapılan G8 Nükleer Güvenlik toplantısında bir Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu görevlisi, 7.0 ve üzeri büyüklüğündeki bir depremin "ciddi sorunlar" yaratabileceği uyarısında bulunuyor.Tüm bu uyarılar TEP

CO ve hükümet tarafından sümen altı ediliyor. 

Şimdi tekrar soruyoruz: Fukuşima Daiiçi'de yaşananlar bir "kaza" mıdır?

Açıklamadıkları kendi raporlarında bile 10 metrelik tsunami dalgalarına dayanabilecek şekilde tasarladıklarını yazdıkları reaktör duvarlarının 

yüksekliği sadece5,7 metreydi.Tabii ki 14 metreyi bulan dalgalara karşı koyamıyor bu duvarlar. Reaktörlerin arasına dolan su, jeneratörleri devredışı bırakıyor. Soğutma havuzundaki deniz suyu da bitince reaktörler patlamaya başlıyor. Daiçi reaktörünün yapım hesaplarına göre jeneratörlerin sadece 8 saat dayanması yetecek. 8 saat içinde dışarıdan yardım getirilebileceği varsayılıyor.

Deprem ve arkasından gelen tsunami dalgaları reaktöre ulaşımı olanaksız kılıyor.

Yanlış deprem hesabı, yanlış hesaba dayalı  yanlış inşaat hesapları ve tabii yanlış varsa

yımlar...

Örneğin; 1.ünitenin çatısı sadece yağmur suyunun girişini engelleyecek şekilde tasarlanmış. Reaktördeki patlamalarla beraber 1,3 ve 4.reaktörün çatıları uçuyor.

Peki ama neden?

TEPCO hissedarlarını ilgilendiren şirketin yıl sonundaki kar oranıdır. Hesaplar kontrol edilir ve maliyetlerin kısılarak karın arttırılması hedeflenir.

Fukuşima kıyılarında olabilecek depremin büyüklüğü ve deprem sonrası olabilecek tsunaminin yaratacağı dalga yüksekliği, şirketin maliyetini arttırmayacak şekilde "tahmin edilir".

Japon hükümeti de zaten bu nedenle vardır.

Amaç; "yatırımcıyı ürkütmemek" ve kapitalistlerin karını güvence altına almaktır.

Bu bir kitabi söz değildir.

Tsunami felaketinin ardından Japon hükümeti, her şeyin kontrol altında olduğunu söylüyor. Hükümet sözcüsü de, Daiiçi reaktöründen getirilen 1 bardak suyu içiyor.

Ne tanıdık bir tavır, değil mi?

Demek ki, hükümet üyelerinin dünyanın heryerindeki bir görevi de, halkı kandırıp yatıştırmak için bir şeyler içmekmiş...

Nükleer, mucitlerinin de itiraf ettiği gibi, çok tehlikelidir.

Ama, şirketlerin ve güç odaklarının denetimindeki hükümetlerin olduğu ülkelerde daha da tehlikelidir.

Hiçbir denetim kurulu, denetimi halk için yapmıyor. Kimin için yapıyor? Kapitalistlerin daha çok kar etmesi için yapıyor. İktidarlarının sürdürülmesi için yapıyor. Gerçekleri halktan gizlemek için yapıyor.

Japonya'da bunlar oluyorsa, Türkiye'de neler olmaz

Bir denetim öyküsü de Türkiye'den anlatalım...

Türkiye'de Atom Enerjisi Kurumu var. Görevi denetim.

Ama....

1) Kurum, Enerji Bakanlığı'na bağlı. Yani; "bağımsız" değil.

2) Kurumun başındaki kişi, kurumda çalışmamış; alakasız birisi.

3) Kurum, hükümete bağlı olarak kurum içi siyasal tasfiyelerle uğraşıyor.

Bu kurum, hangi birikimle Rusya'nın daha önce hiç yapmadığı "yeni" bir reaktörü denetleyecek?

Sonuç?

Dünyanın hiçbir yerinde nükleer reaktörler güvenilir değildir.

Japonya gibi bir ekonomik dev bile yukarda saydığımız açmazlar içinde kıvranıyorsa; insanlık, Türkiye gibi ülkeler için çok daha dikkatli olmak durumundadır. Bir ulusal aşağılık kompleksi nedeniyle bunları söylemiyoruz. Söylemekte olduklarımız, iki ülke arasındaki ekonomik ve teknolojik seviye farklarını bilerek ve "Japonya'da bunlar oluyorsa, Türkiye'de neler olmaz" mantığı üzerine kurulu olarak dile getirdiklerimizdir.

Türkiye gibi,hiçbir kurumunun bağımsız olmadığı, üniversite sınavında bile tarafsız olunamayan bir ülkede nükleer, HİÇ  güvenilir değildir.

Nükleer yandaşlarının tezleri

Burada biraz da nükleer yandaşlarının tezlerine göz atalım.

İlk iddia, nükleerin "yerli" olduğudur.

Türkiye'de bugün itibariyle nükleer güç reaktörlerinde işlenecek zenginleştirilmiş uranyum elde edilmemektedir.

Birkaç ay önce, Yozgat'ın Sorgun ilçesinde uranyum olabileceği açıklamaları yapıldı. Ancak; henüz sondaj kuyularından elde edilen sonuçlarla bu konuda konuşabilmek olanaksızdır. Üstelik, uranyum bulunsa bile bu maddenin zenginleştirilmesi konunun esasını oluşturmaktadır. Bu teknoloji Türkiye'de yoktur.

Sonuç?

Yozgat'ta bulunduğu iddia edilen hammaddeyi işleyecek teknoloji nedeniyle yine dışa bağımlıyız.

Güç santralını Akkuyu'da Rusya kökenli bir şirket yapacak.

Demek ki, Türkiye hiçbir şekilde nükleer enerji konusunda "yerli" olanaklara sahip değildir.

Nükleer enerji "ucuz" mudur?

Çünkü "ucuz"luk, nükleer yandaşlarının ikinci iddiasıdır. Hayır, nükleer "ucuz" değildir. Çünkü Akkuyu'da kurulması planlanan nükleer reaktörlerinin her biri için altına imza atılan fiyat 5 milyar dolardır. Bu reaktörlerin dünya piyasasındaki rayiçi 2,5 milyar dolardır. Daha başlangıçta, "mal"ı pahalı almaya razı oluyoruz. Sonrası daha da berbat. Çünkü bu paraya sadece reaktörün kurulumu gerçekleşiyor.

Dünyadaki nükleer güç santrallerinin ömrü ortalama olarak 25 yıl. Yani; 25 yıl sonra bu reaktörler sökülecek.

Kim sökecek?

Tabii ki, santrali kuran şirket değil!

Kim biliyor musunuz?

Biz.

Yani; TC vatandaşlarının vergileriyle sökülecek.

Henüz hiçbir emperyal devletin çözüm bulamadığı nükleer atıkların bertaraf edilmesi işi de,TC vatandaşlarından toplanan vergilerle yapılacaktır.

Amerika Birleşik Devletleri için bile,1 kilo nükleer atığın bertaraf edilme maliyeti 500-700 dolar arasıdır.

Bertaraf edilme sürecinin bir insanlık suçu olduğu gerçeğini bir yana koyarak söylüyoruz bütün bu rakamları...

Bunlara rağmen, reaktörlerden elde edilecek elektriğin birim fiyatı, nükleer güç santrali antlaşma yasası (5710 sayılı yasa) ile vergiler hariç 12,35 amerikan senti olarak saptanmıştır.

Bu fiyat, santralin işletmede kalacağı minimum süre olarak kabul edilen 15 yıllık fiyatıdır.

Her ne kadar, Rusya'nın bitirip işletmeye aldığı bu teknolojik yapıda santrali yoksa da, 7 yıl inşaat süresi verilmektedir.

Yani; 2019'da santralin işletmeye gireceği varsayılmaktadır. Bu durumda,15 yıl 2019'dan itibaren başlayacaktır. 2026 yılını ortalama aldığımızda, fiyat o yıllar için KDV hariç 12,35 Amerikan senti olacaktır.Acaba  bu fiyat o yıllar için ucuz mu olacaktır?

Vatandaşa yansıyacak tüm maliyetler hesap edildiğinde gerçek maliyetin ne olacağını hesap edebilecek herhangi bir kurum Türkiye'de var mıdır? 

Türkiye'nin nükleer konusunda eğitilmiş kadroları, ara elemanları ve halkın nükleerle ilgili genel kültürü çok sınırlıdır. Eğitilmişler, İstanbul K.çekmece'deki basit nükleer tesisten nükleer atıkları "çöp" olarak atmışlar ve Halkalı'da insanlar da, üzerinde nükleer işareti olan o "çöp" bidonlarını kurcalamışlar ve etrafa nükleer atıklar yayılmıştır.

Ama, hiçbir kurum da, orada olanları takip etmemiştir. Örneğin; Halkalı'da nükleer atıkları karıştıranlar acaba ilerleyen yıllarda kanser olmuş mudur; oldularsa bugünkü durumları nedir, bilen var mı? Tabii ki yok.

Zaten onların ne önemi var! Onlar, İstanbul'daki milyonlarca yoksuldan birkaçıydı ve istatistiklere yansımayacak kadar değersizdiler.

Nükleer güç santrali kurulması hedeflenen yöredeki insanların bazıları da, nedeni ne olursa olsun, kurulacak olan santrali herhangi bir işyeri sanıyor olsalar ki,"iş olanağı" doğacağını dile getiriyorlar.

Yörede yaşayan insanlara, santralde "iş verileceğini" sanıyorlar.

 Nükleerin tehlikesi konusunda; "kaza" sonrası öncelikle kendilerinin zarar göreceği konusunda herhangi bir fikirleri yok .O yörelerde konumlandırılmış Atom Enerjisi Kurumu memurları da sadece nükleerin "faydalarını" anlatmakla görevlendirilmiş kişiler...

Son birkaç söz de, serbest liberalizm tutkunlarına...

Madem memleketteki sistem "liberal"dir; o zaman; üretilen herhangi bir ürünün fiyat garantisi olabilir mi?

Liberal sisteminizde, reaktörlerin söküm işini neden halkın vergileriyle yapma garantisi veriyorsunuz?

Çok özgürlükçü düzeninizde, şirketin atıklarını neden halkın vergileriyle bertaraf etmeyi planlıyorsunuz?

Liberalizmin hangi kitabında,"bazı" şirketlerden vergi alınmayacağı yazar?

"Serbest rekabet" bu mudur?

Sahi; siz, bizi  "saf" mı sanıyorsunuz?
















 

Yazarın Dİğer Yazıları

  1. Ne Yapmamalı?
    Ne Yapmamalı?
    18 Temmuz 2014
    Cumhuriyet tarihinde ilk kez Cumhurbaşkanı seçimi yapılacak. Hayata sol’dan bakanlar, bu sürece çok zor koşullarda giriyoruz. Üzerimizden geçen 12 Eylül silindiri öyle genişmiş ki, hala ezmeye devam ediyor. Giderek bizi…
  2. Sezon geldi!!  Evlenenler, sünnet düğünleri..
    ALTIN TÜKETİMİNİ REDDEDİN! --Altın çıkarmak için doğayı tahrip ediyorlar: siyanür kullanarak geri dönülmez bir şekilde yıkıma uğratıyorlar. Siyanür kullanımını engellemek için doğaseverler dünyanın her köşesinde itiraz ediyorlar. Bu mücadaleye katılmak…
  3. Bir halk adamı daha linç ediliyor!
    Bu topraklar yüzyıllardır halk adamlarının yok edilmesine ya da linç edilmesine tanıklık etmektedir. Pir Sultanlar, Terzi Fikriler, Ahmet Kayalar bu topraklarda göz göre göre yokedilmişlerdir. Şimdi sıranın Dikili Belediye başkanı…
  4. Bütün Hackerlar birleşin, suyu kirleteni ifşa edin!
    Gecekondudan "TOKİ-kondu"ya, Camide VIP salonudan içme suyunun kirletilmesine "İleri Demokrasi cenneti"den kesitler "Devlet eliyle Türkiye'de camiler siyasete açılmıştır ve camiye de demokrasi gelmiştir. Camilerde herkesin eşit olmadığı devlet aracılığıyla ilan…
  5. Sağlık Bakanlığı ne yapıyor?
    Sağlık Bakanlığı "obeziteyle mücadele" kampanyası başlattı. İki temel sloganı var kampanyanın. 1) "Porsiyonları küçültmek." 2) Spor yapmak. Oysa obezite asıl olarak sağlıksız beslenme nedeniyle oluşur. Suçlu çok yemek değil, çok fast-food…

ANALİZ

ANALİZTürkiye yol Ayrımında

Türkiye yol AyrımındaKritik bir eşikten geçiyoruz. Egemen güç, ya Türkiye’nin demokrasiye dönük iki yüzyıllık…