David Harvey: Koronavirüse karşı kolektif bir cevaba ihtiyacımız var

David Harvey

29 Nisan 2020
David Harvey: Koronavirüse karşı kolektif bir cevaba ihtiyacımız var

Bu yazıyı New York’ta koronavirüs krizinin ortasında kaleme alıyorum. Yaşananlara nasıl tepki vereceğimizi bilemediğimiz zamanlardayız. Normalde böyle bir durumda bizler anti-kapitalistler olarak sokaklara çıkıp eylem ve ajitasyon yapardık. Bunun yerine, zamanın kolektif eylem biçimlerini gerektirdiği bir anda, sinir bozucu bir şekilde karantinadayım. Ancak Karl Marx’ın söylediği gibi, tarihi yazarken koşulları kendimiz seçemeyiz. Bu yüzden sahip olduğumuz fırsatlardan en iyi şekilde nasıl yararlanabileceğimizi bulmalıyız.

Benim durumum nispeten imtiyazlı. Evimden çalışmaya devam edebiliyorum. İşimi kaybetmedim ve maaşımı alıyorum. Yapmam gereken tek şey virüsten saklanmak. Yaşım ve cinsiyetim beni virüse karşı dikkatli olması gerekenler kategorisine sokuyor. Bu nedenle de başkalarıyla görüşmem önerilmiyor. Bu durum – Zoom görüşmeleri arasında – düşünmek ve yazmak için bana bolca zaman veriyor. Ancak New York’taki durumun ayırt edici özellikleri üzerinde durmaktansa, olası alternatiflerle ilgili düşüncelerimi aktarmayı düşündüm ve şu soruyu sordum: Bir anti-kapitalist bu durumda nasıl düşünür?

Yeni toplumun öğeleri

1871’deki devrimci hareket Paris Komünü’nün başarısızlığa uğramasıyla ilgili Marx’ın yorumunu paylaşarak başlıyorum. Marx şöyle diyor:

“İşçi sınıfı Komün’den mucizeler beklemedi. Onun, halk kararıyla hayata geçireceği hazır ütopyaları yok. Kendi kurtuluşunu ve onunla birlikte bugünkü toplumun kendi iktisadi gelişimi aracılığıyla karşı konulmaz şekilde yönelmiş olduğu daha yüksek yaşam biçimini hazırlamak için, kendisinin, yani işçi sınıfının, koşullar gibi insanların da tümüyle dönüşmesini sağlayacak olan uzun mücadelelerden, bir dizi tarihsel süreçten geçmek zorunda olduğunu biliyor. Onun, hayata geçireceği idealleri yok; tek yapacağı, yıkılmakta olan burjuva toplumunun rahminde şimdiden gelişmiş bulunan yeni toplum öğelerini serbest bırakmak. “

Fransa’da İç Savaş, sayfa 89 – Yordam Kitap)

Bu bölüm hakkında yorum yapmama izin verin. İlk olarak, Marx, 1840’larda, 50’lerde ve 60’larda Fransa’da çok sayıda olan ütopik sosyalistlerin düşüncelerine bir miktar karşıydı. Bu Joseph Fourier, Henri de Saint-Simon, Étienne Cabet, Louis Auguste Blanqui, Pierre-Joseph Proudhon ve benzerlerinin ütopik sosyalist geleneğiydi. Marx, ütopik sosyalistlerin hayalperest olduklarını ve emek koşullarını derhal değiştirecek pratik işçiler olmadıklarını hissetti. Koşulları derhal değiştirebilmek için kapitalist toplumun doğasının ne olduğunu iyi bir şekilde kavramak gerekirdi.


Ancak Marx devrimci projenin işçilerin kendi özgürleşmesine odaklanması gerektiği konusunda oldukça açık. Bu formülleştirmedeki “benlik” kısmı önemli. Dünyayı değiştirmeyi hedefleyen herhangi bir proje aynı zamanda benliğin de dönüşümünü sağlamalı. Yani işçiler de kendilerini değiştirmek zorunda kalacaklardı. 1871 Paris Komünü sırasında Marx’ın aklından bunlar geçiyordu. Bununla beraber, Marx, aslında sermayenin kendisinin dönüşüm olanakları yarattığını ve uzun mücadeleler yoluyla işçilerin yabancılaşmış emekten serbest bırakılabilecekleri yeni bir toplumun temellerini atmanın mümkün olduğunu da söyledi. Devrimci görev, zaten çökmekte olan eski bir burjuva toplumsal düzenin rahminde bulunan bu yeni toplumun unsurlarını serbest bırakmaktır.

Potansiyeli serbest bırakmak

Şunu kabul edelim ki eski ve çökmekte olan bir burjuva toplumunda yaşıyoruz. Bu toplum ırkçılık ve yabancı düşmanlığı gibi ayan beyan çirkin fakat serbest kaldığına şahit olmak istemediğim şeylere de gebe. Ancak Marx, “O eski çökmekte olan korkunç toplumsal düzenin içindeki her şeyi serbest bırak” demiyor. Marx, çökmekte olan burjuva toplumunun işçilerin ve emekçi sınıfların özgürleşmesine katkıda sunacak yanlarının ayıklanması gerektiğini söylüyor.

Bu, şu soruyu gündeme getiriyor: Olasılıklar nelerdir ve nereden kaynaklanmaktadırlar? Paris Komünü ile ilgili kaleme aldığı broşürde Marx bunu açıklamıyor fakat daha önceki teorik çalışmalarının çoğu, emekçi sınıflar için yapıcı olasılıkların tam olarak neler olabileceğini ortaya çıkarmaya adandı. Bu eserlerinden biri, Marx’ın 1857-58 kriz yıllarında yazdığı Grundrisse adlı karmaşık, bitmemiş ve hatırı sayılır uzunluktaki metnidir.

Grundrisse’deki pasajların bazıları Marx’ın Paris Komünü savunusuyla ilgili aklından neler geçirmiş olabileceği konusunda fikir veriyor. “Serbest bırakma” fikri, bir burjuva kapitalist toplumda o zaman neler olup bittiğinin anlaşılması ile ilgilidir. Marx sürekli olarak bunu anlamak için mücadele ediyordu. Yine aynı çalışmada Marx kapitalizme içkin teknolojik dinamikler ve teknolojik değişimler üzerinde duruyor. Gösterdiği şey, kapitalist toplumun inovasyona ve yeni teknolojik ve örgütsel olasılıkların inşasına büyük yatırım yapacak olmasıdır. Çünkü bireysel bir kapitalist olarak, eğer diğer kapitalistlerle rekabet ediyorsam ve teknolojim rakipleriminkinden üstünse, daha fazla kar elde edeceğim. Bu nedenle, her bir kapitalist, kendilerinin rekabet ettiği diğer şirketler tarafından kullanılanlardan daha üretken bir teknolojiye sahip olmak ister.

İşte bu nedenle teknolojik değişkenlik kapitalist toplumun merkezinde gömülüdür. Marx, Komünist Manifesto’yu kaleme aldıktan (1848’de yazıldı) sonra bu durumun varlığını kabul etti. Bu, kapitalizmin sürekli devrimci karakterini açıklayan başlıca güçlerden biridir. Kapitalizm, sahip olduğu teknolojiyle asla yetinmeyecek ve geliştirmenin yollarını arayacaktır. Çünkü kapitalizm, teknolojik olarak daha fazla imkâna sahip olan kişi, şirket veya toplumları her zaman ödüllendiriyor. En sofistike ve dinamik teknolojiye sahip olan devlet, ulus veya blok kazanır. Dolayısıyla teknolojik dinamizm, kapitalizmin küresel kapitalizmin yapısal özelliğidir. Ve en başından beri durum böyleydi.

Teknolojik yenilik

Marx’ın bu konuya [teknolojik yenilik] bakış açısı hem aydınlatıcı hem de ilginç. Teknolojik inovasyon sürecini düşündüğümüzde, genellikle birinin bir şey yaptığını ve yaptıkları şeyde teknolojik bir gelişme yapmaya çalıştıklarını düşünüyoruz. Yani, teknolojik dinamizm belirli bir fabrikaya, üretim sistemine yahut bir duruma özgüymüş gibi. Ancak bir ok teknolojik yeniliğin genelleştiği ve aslında bir üretim alanından diğerine yayıldığı ortaya çıkıyor. Örneğin bilgisayar teknolojisi istenen her amaç için kullanılmak üzere herkesin kullanımına açık. Otomasyon teknolojileri her türlü insan ve sektör tarafından erişilebilir durumda.

Marx, İngiltere’de 1820’lere, 30’lara ve 40’lara ulaştığınız zaman, yeni teknolojilerin icadının zaten bağımsız ve bağımsız bir iş haline geldiğini fark ediyor. Yani, artık istihdam ettikleri emeğin verimliliğini artıracak yeni teknolojiyle ilgilenen tekstil veya benzeri bir iş yapan biri değil. Bunun yerine, girişimciler her yerde kullanılabilecek yeni bir teknoloji ortaya koyuyor. Bunun Marx’ın zamanında en iyi (ve ilk) örneği buhar makinesiydi. Kömür madenlerinden, suyun tahliyesinden, buhar motorları ve demiryolları yapımına kadar tüm bu farklı uygulamalara sahipken, tekstil fabrikalarındaki güç tezgâhlarına da uygulandı. Eğer inovasyon işine girmek istiyorsanız, mühendislik ve imalat makinesi endüstrisi başlamak için iyi yerlerdi.

Birmingham ekonomisi gibi, imalat makinesi yapımında uzmanlaşmış olan tüm ekonomiler, sadece yeni teknolojilerin değil, aynı zamanda yeni ürünlerin üretimine de yöneldiler. Marx’ın zamanında bile, teknolojik yenilik kendi başına bağımsız bir iş haline gelmişti.

Kapitalizmin ayırt edici özelliği

Grundrisse’de Marx, yeni bir teknoloji için belirli, önceden var olan piyasa talebine bir yanıt olarak işlev görmek yerine, teknolojinin kendisi yeni bir iş haline geldiğinde ne olacağı sorusunu detaylı bir şekilde araştırıyor. İşte o zaman yeni teknolojiler kapitalist bir toplumun dinamizminin öncüsü olur. Sonuçlar oldukça geniş kapsamlı. Ancak bariz olan bir sonuç, teknolojilerin asla durağan olmamalarıdır: asla yerleşik hale gelmezler ve ve çabucak eski olurlar. En son teknolojiyi yakalamak stresli ve maliyetli olabilir. Ancak teknolojinin eski olma durumu devam ettikçe hâlihazırda çalışan firmalar için felaket olabilir.

Bununla birlikte, toplumun elektronik, ilaç, biyomühendislik vb. gibi bütün sektörleri inovasyon için inovasyon yapmaya kendini adar. Cep telefonu, tabletler veya bilgisayar çipleri gibi hayal gücünü yakalayabilecek teknolojik yenilikleri yaratan kimse kazanan da o olur. Dolayısıyla teknolojinin kendisinin bir iş haline geldiği fikri, Marx’ın kapitalist bir toplumun ne olduğu konusunda kesinlikle merkezi bir hale geliyor.

Kapitalizmi diğer tüm üretim biçimlerinden ayıran şey budur. İnovasyon kabiliyeti insanlık tarihinde nazır olan bir şeydi. Eski Çin’de, feodalizm altında bile teknolojik değişiklikler vardı. Ancak kapitalist bir üretim tarzında benzersiz olan şey, teknolojinin, hem üreticilere hem de tüketicilere satılan markasız bir ürünle bir iş haline geldiği basit gerçeğidir.

Bu kapitalizmin ayırt edici özelliğidir ve kapitalist toplumun nasıl geliştiğinin kilit faktörlerinden biri haline gelir. Sevsek de sevmesek de, içinde yaşadığımız dünya budur.

Makinenin uzantısı

Marx, bu gelişmenin çok önemli bir neticesine işaret ediyor. Teknolojinin bir iş haline gelmesi için yeni bilgi biçimlerini belirli şekillerde harekete geçirmeniz gerekir. Bu da bilim ve teknolojinin dünyanın özgün anlayışları olarak uygulanmasını gerektirir. Uygulama alanlarında yeni teknolojilerin oluşturulması, entelektüel ve akademik disiplinler olarak bilim ve teknolojinin yükselişi ile bütünleşir. Marx, bilim ve teknolojinin uygulanmasının ve yeni bilgi biçimlerinin yaratılmasının bu devrimci teknolojik yenilik için nasıl gerekli hale geldiğini fark eder.

Bu, kapitalist bir üretim tarzının doğasının başka bir yönünü tanımlar. Teknolojik dinamizm, yeni bilimsel ve teknik bilgi ve dünyadaki yeni, (genellikle devrimci) zihinsel anlayışların üretiminde bir dinamizme bağlıdır. Bilim ve teknoloji alanları, yeni bilgi ve anlayışların üretimi ve mobilizasyonu ile örtüşmektedir. Sonunda, bu gelişmeyi kolaylaştırmak için MIT ve CalTech gibi tamamen yeni kurumların kurulması gerekiyordu.

Marx daha sonra şunu sorar: Bu durum kapitalizmin üretim süreçlerine ne yapar ve emeğin (ve işçinin) bu üretim sürecine dahil olma sürecini nasıl etkiler?  Kapitalizm öncesi dönemde, diyelim ki on beşinci ve on altıncı yüzyıllarda, emekçi genellikle üretim araçlarının – gerekli araçların – kontrolüne sahipti ve bu araçların kullanımında vasıflı hale geldi. Nitelikli işçi, Marx’ın her zaman bir sanat olduğu düşündüğü belirli bir bilgi ve belli bir anlayışın tekeli haline geldi. Bununla birlikte, fabrika sistemi dönemine ulaştığımızda ve daha da çağdaş dünyaya geldiğinizde, artık bu durum geçerli değil. İşçilerin geleneksel becerileri gereksiz hale gelir, çünkü teknoloji ve bilim bunun yerine geçer. Teknoloji ve bilim ve yeni bilgi biçimleri makineye dahil edilir ve “sanat” kaybolur.

Ve böylece Marx, Grundrisse’deki şaşırtıcı bir dizi pasajda – Penguin tarafından yapılan baskının 650 ve 710. sayfaları arasında [1] – yeni teknolojilerin ve bilginin makineyle bütünleşme şeklinden bahsediyor:  [Teknoloji ve bilgi] artık işçinin beyninde değil ve işçi, makinenin bir uzantısı ve sadece bir makine bakıcısı olmak için bir tarafa itildi. Eskiden emekçilere ait olan ve onlara sermayeye karşı belirli bir tekel gücü kazandıran tüm zeka ve bilgiler kaybolur. Bir zamanlar işçinin becerilerine ihtiyaç duyan kapitalist şimdi bu kısıtlamadan kurtulur ve beceri makinede somutlaşır. Bilim ve teknoloji ile üretilen bilgi makineye akar ve makine kapitalist dinamizmin “ruhu” haline gelir. Marx’ın tanımladığı durum budur.

Emeğin özgürleşmesi

Kapitalist bir toplumun dinamizmi, bilim ve teknolojinin harekete geçirilmesinden kaynaklanan sürekli yeniliklere büyük ölçüde bağımlı hale geliyor. Marx bunu kendi zamanında açıkça gördü. 1858’de bunlar hakkında yazıyordu. Fakat şu anda elbette bu sorunun kritik ve can alıcı hale geldiği bir durumdayız.

Yapay zeka meselesi, Marx’ın bahsettiği şeyin çağdaş versiyonudur. Şimdi yapay zekanın bilim ve teknoloji yoluyla ne derece geliştirildiğini ve üretimde ne derecede uygulandığını (veya uygulanmasının muhtemel olduğunu) öğrenmemiz gerekiyor. Bunun bariz sonucu, üretim sürecinde işçinin beceri, uzmanlık ve hayal gücünü uygulama kapasitesi açısından onu [işçiyi] silahsızlandırmak ve daha da değersizleştirmektir.

Bu, Marx’ın Grundrisse’de aşağıdaki yorumları yapmasına yol açar. Sizin için alıntılamama izin verin, çünkü bence bu gerçekten çok etkileyici:

Böylece bir yandan üretim sürecinin basit bir emek sürecinden, doğa güçlerini kendi hizmetine sokan ve onları insan gereksinimlerinin hizmetinde çalıştıran bilimsel bir sürece dönüşmesi, canlı emek karşısında sabit sermayenin özelliği olarak ortaya çıkarken… Bütün emekgüçleri, sermayenin güçlerine böyle aktarılır.”

(Sol Yayınları, Grundrisse, sayfa 159)

Bilgi ve bilimsel uzmanlık artık kapitalistin egemenliğindeki makinenin içinde yatıyor. Emeğin üretken gücü, emeğin dışında olan sabit sermayeye taşınırken emekçi bir kenara itiliyor. Dolayısıyla sabit sermaye, üretim ve tüketim söz konusu olduğunda kolektif bilgi ve zekamızın taşıyıcısı oluyor. Dahası, Marx, çökmekte olan burjuva düzenin emeğin yararına sonuçlanabileceği fikrine sahip. İşte o fikir budur:

“Sermaye –hiç bilmeden– insan emeğini, güç harcama gereğini asgariye indirmektedir. Kurtulmuş emek bundan yararlanacaktır ve kurtuluşun önkoşulu budur.”

(Birikim Yayınları, Grundrisse, sayfa 554)

Marx’ın görüşüne göre, otomasyon veya yapay zeka gibi bir şeyin yükselişi emeğin özgürleşmesi için koşullar ve olanaklar yaratır.

Özgür gelişme

Marx’ın Paris Komünü’nü ele aldığı broşüründen alıntıladığım pasajda, emekçinin ve emeğin kendini özgürleştirmesi esas meseledir. Bu durum benimsenmesi gereken bir şey. Fakat bu durum hakkında onu potansiyel olarak özgürleştirici yapan şey nedir?

Cevap basit. Bütün bu bilim ve teknoloji emeğin toplumsal üretkenliğini arttırıyor. Tüm bu makinelere bakan bir işçi, çok kısa sürede çok sayıda meta üretebilir. Yine Grundrisse’den bir alıntı:

“Bununla birlikte, büyük sanayinin gelişmesi ölçüsünde, gerçek servetin yaratılması, emek zamanından ve kullanılmış emek niceliğinden daha çok emek zamanı boyuncaharekete geçirilen aracıların gücüne bağlıdır. Bu aracıların gücünün –onların etkili gücünün– onları üretmek için harcanan doğrudan emek zamanı ile hiçbir ilişkisi yoktur; daha çok bilimin genel düzeyine ve teknolojinin gelişmesine, ya da bilimin üretime uygulanmasına bağlıdır… Gerçek servet daha çok –büyük sanayi bunu açığa vurur– harcanan emek-zamanı ile bunun ürünü arasındaki görülmemiş oransızlıkta, aynı zamanda da salt soyutlamaya indirgenen emekle, onun gözetimindeki üretim sürecinin zorlaması arasındaki nitel oransızlıkta kendini gösterir.”

(Sol Yayınları, Grundrisse, sayfa 162-163)

Ancak daha sonra o dönem yazılmış olan Ricardian sosyalist [2] yazınlardan birini alıntılayan Marx devam ediyor:

“12 saat yerine 6 saat çalışıyorsa, bir ulus gerçekten zengindir. Servet artı-emek zamanının” (gerçek servet) “komutası değil, her birey için ve bütün toplum için doğrudan üretimde kullanılabilen zaman dışında yararlanılabilecek zamandır.”

(Sol Yayınları, Grundrisse, sayfa 164)

İşte bu, kapitalizmi, işçiler de dahil olmak üzere, “bireyselliklerin özgür gelişimi” olasılığını üretmeye itmektedir. Ve bu arada, bunu daha önce söyledim, ama tekrar söyleyeceğim: Marx her zaman, kolektif eylem uygulamasının son varış noktası olarak bireyin özgür gelişimini vurguluyor. Marx’ın tamamen kolektif eylem ve bireyciliğin bastırılmasından ibaret olduğu şeklindeki yaygın düşünce yanlıştır. Tam tersi. Marx, bireysel özgürlüğü kazanmak için kolektif eylemi harekete geçirmekten yanadır. Birazdan bu fikre geri döneceğiz. Ancak buradaki temel amaç bireyselliklerin özgür gelişimi potansiyeli.


Gerekli ve gereksiz emek

Bütün bunlar “gerekli emeğin genel olarak azaltılması”, yani toplumun günlük yaşamını yeniden üretmek için gereken emeğin miktarına dayanmaktadır. Emeğin artan verimliliği, toplumun temel ihtiyaçlarının kolayca halledilebilmesini sağlayacak. Bu daha sonra bireylerin potansiyel sanatsal ve bilimsel gelişimlerinin gerçekleştirilebilmesi için bol miktarda boş zaman sağlayacaktır. İlk başta bu ayrıcalıklı bir azınlığın zamanı olacak fakat en nihayetinde herkes bu zamana sahip olacak. Yani, bireyleri istediklerini yapacakları şekilde özgür bırakmak oldukça önemlidir. Çünkü ileri teknolojiyi kullanarak temel ihtiyaçlarla ilgilenebilirsiniz.

Marx’a göre sorun, sermayenin kendisinin “hareketli bir çelişki” olmasıdır.

Sermaye artık süreç halindeki çelişkidir, çünkü en alt düzeye indirilmesini engeller ve bir taraftan da emek-zamanını servetin tek ölçüsü ve kaynağı olarak koyar.”

(Sol Yayınları, Grundrisse, sayfa 163).

Bu nedenle, emek zamanını gereksiz formda artırmak için gerekli formda – yani gerçekten gerekli olan – azaltır.

Şimdi, gereksiz form Marx’ın artı değer olarak adlandırdığı şeydir. Soru şu ki, üretim fazlasına kim sahip olacak? Marx’ın belirlediği sorun, fazlalığın mevcut olmaması değil, emek için mevcut olmamasıdır. Bir tarafta yönelim harcanabilir zaman yaratmaksa, diğer tarafta da kapitalist sınıfın yararı için onu emek fazlasına dönüştürmektir. Aslında uygulanabilme imkanı varken, işçinin özgürleşmesi için uygulanmıyor ama burjuvazinin zenginleşmesi, yani geleneksel yollarla refah birikimi için uygulanıyor.

İşte temel çelişki budur. “Bir ulusun zenginliğini nasıl anlayabiliriz?” diye soruyor Marx ve ekliyor: “bunu paranın yığılması (birikmesi) açısından anlayabiliriz, geriye kalan her şey birisinin emirleridir.” Ancak yukarıda alıntıladığım gibi Marx için “gerçekten zengin bir ulus, çalışma gününün on iki saat yerine altı olduğu bir ülkedir. Zenginlik, fazla emek zamanına değil, tüm toplumdaki her birey için doğrudan üretimde ihtiyaç duyulan zamanın dışında boş zamanı yönetir. ”

Yani, bir toplumun zenginliği, ne kadar boş zamanımız olduğuna, ve bu zamanda herhangi bir kısıtlama (çünkü temel ihtiyaçlarımız karşılanmıştır) olmaksızın canımız ne isterse yapabilececeğimizle ölçülür. Marx’ın iddiası şudur: bu tür bir toplumun inşa edilebildiğinden emin olmak için kolektif bir harekete sahip olmanız gerekir. Ancak buna engel olan şey, elbette egemen sınıf ilişkisi gerçeği ve kapitalist sınıfının gücünü kullanmasıdır.

Karantinada

Şimdi, koronavirüsün bir sonucu olarak mevcut karantina ve ekonomik çöküş durumumuzda bunların hepsinin ilginç bir karşılığı var. Birçoğumuz, bireysel olarak çok fazla boş zamanımızın olduğu bir durumdayız. Çoğumuz evde sıkışıp kaldık.

İşe gidemiyoruz, normalde yaptığımız şeyleri yapamıyoruz. Zamanı nasıl harcayacağız? Elbette çocuklarımız varsa yapacak işimiz çok. Ancak önemli ölçüde boş vaktimizin olduğu bir durumdayız.

İkincisi, elbette şu anda toplu işsizlik krizi yaşıyoruz. En son veriler, ABD’de 26 milyon insanın işini kaybettiğini gösterdi. Şimdi normalde bunun bir felaket olduğunu söyleyebiliriz ve elbette bir felakettir, çünkü işinizi kaybettiğinizde süpermarkete giderek kendi emek gücünüzü yeniden üretme kapasitenizi kaybedersiniz, çünkü paranız yoktur.

Birçok insan sağlık sigortalarını kaybetti ve birçoğu işsizlik yardımlarına erişmekte zorlanıyor. Kira veya ipotek ödemeleri vadesi geldiğinden konut hakları risk altında. ABD nüfusunun çoğunun – belki de tüm hane halklarının yüzde 50 kadarının – şu anda içinde bulunduğumuz türden bir felaket krizine rağmen, küçük acil durumlarla başa çıkmak için bankada 400 dolardan fazla birikmiş parası yok.

Yeni bir işçi sınıfı

Kendileri ve çocukları açlıkla karşı karşıya kalan bu insanlar çok yakında sokaklara inerler. Ama meseleye biraz daha derinlemesine bakalım.

Hastalanan kişilerin ihtiyaçlarını karşılaması (günlük yaşamın yeniden üretilmesine olanak sağlayan asgari hizmetleri sunan) beklenen iş gücü, büyük oranda cinsiyetlendiriliyor, ırksallaştırılıyor ve etnikleştiriliyor. Bu, çağdaş kapitalizmin yükünü sırtlayan “yeni işçi sınıfı”dır. [Yeni işçi sınıfı] üyeleri yaptıkları iş gereği virüs bulaşımında en fazla risk altındaki işgücü olmanın ya da virüs sebepli ekonomik kısıntı nedeniyle maddi bir kaynak sağlanmadan işten çıkarılma riskiyle karşı karşıya.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki modern işçi sınıfı (ağırlıklı olarak Afroamerikalılar, Latin Amerika kökenliler ve ücretli çalışan kadınlardan oluşuyor), tedarik ve bakım sektörünün temel noktalarını (marketler gibi) açık tutmak adına hastalığa maruz kalmak veya sağlık hizmetlerinden yoksun bırakıldıkları bir işsizlik seçimiyle karşı karşıya. Bu işgücü, uzun zamandır makbul neoliberal özneler olarak davranmak üzere toplumsallaşmıştır. Makbul neoliberal özneler demek, yanlış giden herhangi bir şey için suçu kendinde aramak fakat kapitalizmin sorun olduğunu düşünmemek anlamına geliyor. Fakat bu özneler dahi salgına karşı alınan önlemlerde yanlış bir şey olduğunu görebilir. Ve toplumsal düzenin yeniden üretimi pahasına üzerlerine orantısız bir sorumluluk yüklenmiş durumda.

Yeninin inşası

Bizi bu ciddi krizden çıkarmak için kolektif eylem biçimleri gerekiyor. Virüsün yayılımını, karantinayı ve sosyal mesafelendirme gibi davranışları, tüm bu şeyleri kontrol etmek için kolektif eyleme ihtiyacımız var. Bu kolektif eylem, nihayetinde bizi bireyler olarak istediğimiz gibi yaşama özgürlüğüne kavuşturmak için gereklidir.

Bu, aslında sermayenin ne olduğunu anlamak için iyi bir metafor. Çünkü, bu, aslında kapitalist sınıfa refah üretmemiz gerektiği için çoğumuzun istediğini yapmakta özgür olmadığı bir toplum yaratmak demek. Marx’ın bu durumda söyleyebileceği şey, 26 milyon işsiz insan, eğer kendilerini destekleyecek, hayatta kalmak için ihtiyaç duydukları ürünleri satın alacak ve yaşamak zorunda oldukları evi kiralayacak kadar para bulabilirse, neden onları yabancılaştıran işlerinden kitlesel kurtuluş peşinde olmasınlar?

Bir başka deyişle, 26 milyon insanın işlerine [bazıları oldukça kötü şartlarda olan] geri dönmesini isteyerek mi bu krizden çıkmak istiyoruz?  Bundan bu şekilde mi çıkacağız? Yoksa, herkesin yiyecek bir şeyleri, barınabilecek iyi bir yeri ve evden çıkarmalara karşı borç ertelenmesini sağlamak için temel mal ve hizmetlerin üretimini organize etmenin bir yolu var mı diye mi soracağız? Bu an, alternatif bir toplumun yaratılması hakkında gerçekten kafa yorabileceğimiz bir an değilse nedir?

Bu virüsle başa çıkacak kadar güçlü ve ileriyse, neden aynı anda sermayeyle de mücadele etmeyelim? Hepimiz işe geri dönmek ve her şeyi bu kriz başlamadan önceki haline döndürmek istediğimizi söylemek yerine, belki de şunu söylemeliyiz: Neden tamamen farklı bir toplumsal düzen oluşturarak bu krizden çıkmıyoruz?

Mevcut çökmekte olan burjuva toplumunun bilim, teknoloji ve üretim kapasitesi gibi faktörlerini özgürleştirip, yapay zeka ve teknolojik değişimle birlikte örgütsel biçimlerden faydalanarak daha önce olandan çok daha farklı bir şey yaratmıyoruz?

Alternatif bir bakış

Sonuçta, bu krizin ortasında, temel gıdaların fakir mahallelere ve gruplara ücretsiz tedariğinden, ücretsiz tıbbi tedavilere, internet üzerinden alternatif erişim yapılarına ve benzeri şeylere kadar her türlü alternatif sistemleri deneyimliyoruz. Aslında, yeni bir sosyalist toplumun hatları zaten ortaya çıkıyor. Muhtemelen bu yüzden sağ siyaset ve kapitalist sınıf bizi salgın öncesi statükoya geri döndürmek konusunda oldukça endişeli. Bu, alternatif bir projenin nasıl olabileceğini düşünmek için uygun bir zaman. Bu, bir alternatife dair bir ihtimalin aslında var olduğu bir an. Anlık bir tepkisellik biçiminde “26 milyon kişiye işlerini geri vermeliyiz” demek yerine, halihazırda devam etmekte olan bazı pratikleri yaymaya çalışmalıyız.

Bu zaten sağlık alanında gerçekleşiyor, ancak aynı zamanda gıda tedarikinin ve hatta pişmiş yemeklerin toplumsallaşmasıyla da başlıyor. Şu anda New York’ta birkaç restoran açık kaldı ve bağışlar sayesinde aslında işini kaybeden ve üstesinden gelemeyen halkın bir bölümüne ücretsiz yemek veriyorlar. “Bu acil duruma özgü bir şey” demek yerine neden herkes günde bir veya iki kez iyi bir yemek yiyebilsin diye o restoranlara gidip ‘göreviniz halkın karnını doyurmak’ demiyoruz?

Sosyalist hayalgücü

Ve işte burada zaten bu alternatif toplumun öğeleri mevcut. Örneğin birçok okul, öğrencilerine okul yemeği veriyor. Bunu devam ettirelim veya en azından mücadele edersek nelerin mümkün olabileceğini görelim. Sosyalist hayalgücünü kullanıp alternatif bir toplum oluşturabileceğimiz an bu an değil midir?

Bu ütopik değil. Demem o ki, New York’un Yukarı Batı Yakası’nda kapalı bir şekilde duran tüm restoranlara bakın. İnsanları geri getirip gıda üretimine başlayıp sokaklardaki halka, evdeki insanlara ve yaşlılara yemek dağıtabiliriz. Hepimizin bireysel olarak özgür olabilmesi için bu tür bir kolektif eyleme ihtiyacımız var.

Şimdi işsiz olan 26 milyon insan yeniden işe dönmek zorunda kalırsa, o zaman belki günde 12 saat yerine 6 saat çalışmalılar. Böylelikle dünyadaki en zengin ülkede yaşamaya dair farklı bir anlayışın doğuşunu kutlayabiliriz. Belki de Amerika’yı gerçekten harika yapabilecek şey budur (“yeniden”i tarihin çöplüğünde çürümeye bırakarak [3]).

Marx’ın bir çok defa vurguladığı nokta budur. Burjuva ideolojisinde sürekli vaaz edilen sahte olanın aksine gerçek bireyciliğin, özgürlüğün ve özgürleşmenin temeli, bütün ihtiyaçlarımızın kolektif eylem yoluyla karşılandığı ve böylece günde sadece 6 saat çalışma zorunda olduğumuz ve kalan zamanı istediğimiz gibi kullanabildiğimiz durumdur.

Sonuç olarak, bu, alternatif, sosyalist bir toplumun inşası için olan dinamizm ve olasılıkları gerçekten düşünmek için ilginç bir an değil mi? Fakat böylesi özgürleştirici bir yola girebilmek için önce yeni bir gerçekliğin yanında yeni bir hayalin mümkün olduğunu görmek için kendimizi özgürleştirmeliyiz.

Bu yazının orijinali 24 Nisan 2020 tarihinde Jacobin dergisinde yayımlanmıştır.


Çeviri: Kubilay Cenk /Universus

Çevirenin notları:

[1] Harvey yazıda yaptığı Grundrisse alıntılarını Penguin Books tarafından yayınlanan edisyondan yapıyor. Ben çevirileri karşılaştırarak Sol Yayınları ve Birikim Yayınları’nın hazırladığı çevirilerden faydalandım.

[2]
 David Ricardo’nun (1772-1823) savunduğu sosyalizm görüşüne verilen isim.

[3] Özellikle Donald Trump tarafından sık sık dillendirilen ‘Make America Great Again’ sloganına atıf.

ANALİZ

ANALİZTürkiye yol Ayrımında

Türkiye yol AyrımındaKritik bir eşikten geçiyoruz. Egemen güç, ya Türkiye’nin demokrasiye dönük iki yüzyıllık…