'Portakal Devrimi'nden 2013'e Ukrayna--Murat Çakır

3 Şubat 2014
'Portakal Devrimi'nden 2013'e Ukrayna--Murat Çakır

Protestonun "önderleri" 2014 Ocak sonunda Münih'te yapılan ve silahlanma lobilerinin en önemli toplantılarından sayılan "Münih Güvenlik Konferansında" birer kahraman gibi karşılandılar. Sırtlarını kime yasladıkları ise belli: Aralarında ABD dışişleri bakanı John Kerry ve çok sayıda AB ülkelerinin bakanları ile uluslararası tekellerin temsilcilerinin bulunduğu salonda uzun uzun alkışlanan Kliçko, toplantı sonrasında, "konferanstan şimdiye kadar olmadığı kadar güçlenmiş olarak ayrılıyorum, çünkü dostlarımın desteğini aldım" diyordu.

21 Kasım 2013 tarihinde devlet başkanı Viktor Yanukoviç'in AB ile imzalanan Ortaklık Antlaşmasını dondurduğunu açıklamasından sonra Ukrayna'da başlayan olayları irdeleyen bir makalenin başında, bundan 106 yıl önce Rosa Luxemburg'un "on beş - yirmi küçük burjuva entelektüelciğinin (...) kaçıklıklarından ve kendini beğenmişliklerinden başka bir şey olmayan" Ukrayna milliyetçiliğinin "uğursuz rolüne" dikkat çektiğini anımsatmakta yarar var. [1]

Gerçekten de Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra, 1991 yılında ilk kez "ulus devlet" biçimini alan Ukrayna'daki tarihsel gelişme, "ulus" ve "ulus devlet" konstrüksiyonlarının suniliğini ve "ulusal tarih" söyleminin içi boş laf salatasından ibaret olduğunu kanıtlamasının yanı sıra, güncel Ukrayna krizinin arka planını görmeye de yardımcı olmaktadır. Bu açıdan "Ukrayna ulusu" bir masaldır diyerek, Ukrayna'yı masaya yatırmaya başlayalım.

Aslına bakılırsa 46 milyonluk nüfusa sahip olan Ukrayna tam anlamıyla bir milliyetler mozaiği. Günümüzde de Beyaz Rus, Rus ve Ukrayna milliyetleri nüfusun ezici çoğunluğunu oluştururlarken, geri kalan kesimi Bulgarlar, Ermeniler, Kırım Tatarları, Lehler, Macarlar, Moldovyalılar ve Yahudiler oluşturuyor - Burada Ekim Devrimi sonrasında Rusya'da gerçekleşen Yahudi Pogromlarının ezici çoğunluğunun, 1919'da Ukrayna milliyetçiliğinin babası sayılan, Bolşevik düşmanı Symon V. Petljura (1879-1927) komutasındaki Ukrayna Ordusunun hakim olduğu bölgelerde vuku bulduğunu vurgulamak gerekiyor. [2] Ukrayna Ordusu 1919 yıllarının ilk haftalarında, Kızıl Ordudan kaçarken Berdiçev, Şitomir ve Prokurow kentlerinde bir kaç saat içerisinde yaklaşık 1.700 Yahudi'yi katletmişti. Bugünkü Ukrayna milliyetçileri de Petljura'nın geleneğinden uzaklaşmadılar. En önemli özelliklerinden birisi, antisemitik olmalarıdır -.

Diğer yandan Ukraynaca, aynı Rusça ve Lehçe gibi Doğu Slav Dil Grubuna aittir. Rusça ile Ukraynacanın kelime hazinelerinin üçte ikisi aynıdır. Aradaki farklar, günümüz Türkiye'sinde konuşulan Türkçe ile Azerice arasındaki farklardan büyük değildir. Ukrayna'daki Rusça konuşan nüfus, ki sadece Doğu Ukrayna'da 15 milyon yaşıyor, Beyaz Rusya ve Rusya ile ortak tarihleri olduklarına inanırken, Ukrayna milliyetçileri Ukrayna'nın kendi »asil« tarihi olduğunu iddia ediyorlar. Zaten Ukrayna'daki krizin temel ihtilaf kaynaklarından birisi de burada yatmaktadır.

ABD menşeili "Portakal Devrimi"
Batı medyasının daha sonraları »Portakal Devrimi« olarak nitelendireceği 2004 başkanlık seçimlerinde Ukrayna Merkez Bankası başkanı Viktor Yuşçenko ABD'nin desteğiyle aday olmuştu. Yuşçenko ABD'ndeki Neoconların aradığı adamdı. Merkez Bankasının başındayken IMF'nin "şok terapilerini" uygulamış ve dayatmalarının yerine getirilmesini desteklemişti. IMF'nin 1994'de dayattığı program neticesinde genç Ukrayna'nın neoliberal dönüşümü büyük bir ivme kazanmış ve 1998 yılına gelindiğinde ücretler 1991'e nazaran yüzde 75 azalmıştı. Yuşçenko, bir kaç gün içerisinde ekmek fiyatının yüzde 300, elektrik birim fiyatının yüzde 600 ve otobüs-tramvay biletlerinin yüzde 900 pahalılaşması ile başlayan programın en önemli savunucusuydu.

Yuşçenko'nun ABD ile olan ilişkilerini sağlayan en önemli kişi, Chicago doğumlu bir ABD vatandaşı olan eşiydi. Katerina Yuşçenko Reagan ve (baba) Bush hükümetlerinde çalışmış ve Ukrayna'ya "US-Ukraine Foundation" temsilcisi olarak gelmişti. Bu vakfın yönetiminde ise dönemin (özellikle George W. Bush yönetiminin) en etkin cumhuriyetçi şahinlerinden Grover Norquist oturmaktaydı. Ukrayna'nın NATO ve AB üyesi olmasını savunan Yuşçenko'nun şahsında bulunan başkan adayı, Neoconlar için tam anlamıyla biçilmiş kaftandı.

II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan ve ABD ordusuna danışmanlık yapan »Research and Development Corporation« (RAND) adlı düşünce kuruluşu, [3] Washington'daki tanınmış »Rock Creck Creative« reklam şirketiyle birlikte Yuşçenko'nun seçim kampanyasını örgütlediler. RAND, arı sürülerinin hareketlerini araştırmış ve sonuçlarını yeni kitle iletişim araçlarına uyarlayarak, rejim değişikliği taktiği olarak sivil protestoların nasıl örgütleneceğine dair konseptler hazırlamıştı. Aynı şekilde renklerin kitle psikolojisi üzerindeki etkisini araştırmış ve reklam ajansına portakal renginin seçim kampanyasında kullanılmasını görevini vermişti. Nitekim Yuşçenko'nun web sayfasından, flama ve posterlere kadar bütün propaganda malzemelerinde portakal rengi kullanılıyor ve Batı basını »Portakal Devrimini« icat ediyordu.

RAND'ın geliştirdiği kampanyanın koordinasyonunu ise, daha önce Özbekistan'da görev yapıp (Afganistan savaşı için büyük önem taşıyan ABD üssünün kurulmasında rol oynamıştı), 2003 Mayıs'ında Ukrayna ABD büyükelçiliğine getirilen John Herbst üstlenmişti. 2004 Ekim ve Kasım'ında yapılan seçimlerde Yanukoviç az farkla Yuşçenko'nun önünde olunca ve seçimlere hile karıştırıldığı iddiaları ortaya çıkınca, olaylar patlak vermiş ve 26 Aralık 2004'de tekrarlanan seçimleri Yuşçenko kazanmıştı. [4]

O günlerde Pravda gazetesi, ABD yönetiminin Ukrayna seçimleri için 20 milyon Dolar harcadığını belirtiyordu. Sahiden de George Soros tarafından finanse edilen »Open Society Institute«, CIA başkanı James Woolsey'in yönetiminde olan "Freedom House", "National Republican Institute", "National Democratic Institute" ve "US-Ukraine Foundation" gibi ABD'li "sivil toplum örgütleri" Ukrayna seçimlerinde olağan üstü gayret sarf etmişlerdi. Toplam 12 bin Batılı seçim "gözlemcisinin" çoğunluğu ABD'li "sivil" örgütlerden gönderilmişti.

2005 Ocak'ında başkan ilân edilen Yuşçenko'nun ilk icraatı, Avrupa'ya giden Rus doğal gaz boru hattını kapatmak oldu. Ardından neoliberal dönüşüm adımlarını hızlandırdı ve ABD'ye yakın duran Gürcistan başkanı Michail Saakaşvili ile işbirliğini derinleştirdi. Beş yıllık Yuşçenko iktidarında Ukrayna hızla iktisadî ve siyasî kaosa sürüklendi. Nitekim 2010 başlarında yapılan başkanlık seçimlerinde "Portakal Devriminin" pohpohlanan "kahramanı" Yuşçenko, sadece yüzde 5,45 oy alabildi ve siyaset sahnesinden silindi. [5]

Ukrayna'nın jeopolitik önemi

Ukrayna, ki sadece haritaya bakmak bunu görmek için yeterli olur, ABD'nin iki kutupluluğun sona ermesinden bu yana sürdürdüğü küresel stratejiler için kilit önem taşıyan ülkeler arasındadır. ABD, "Full Spectrum Dominance" adlı programı ile Rusya'yı müttefik ülkelerle kuşatmayı ve Rusya'nın askerî gücünü zayıflatmayı, hatta mümkünse tamamen bertaraf etmeyi hedefliyordu. Plan, Polonya'dan Ukrayna ve Gürcistan'a kadar NATO üyesi ülkelerden oluşan bir yayı öngörmekteydi. Nitekim 1999'da Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan, 2004'de Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya, 2009'da ise Arnavutluk ve Hırvatistan NATO üyeliğine alındılar. [6]

Ukrayna aynı şekilde Rusya'nın stratejik çıkarları için de büyük önem taşıyordu (ve hâlen taşıyor). Rusya'nın Karadeniz filosunun ana karargâhı 1783'den beri Sivastopol'de olduğu biliniyordur. Ukrayna, »ulusal« bağımsızlığını kazanmasının ardından Rusya ile imzaladığı ikili antlaşma ile Rus deniz kuvvetlerine Sivastopol ve Odesa limanlarını kullanma hakkını vermişti. Bu önemli antlaşma 2017'de yenilenmek zorunda. 2008 Ağustos'unda Rusya ve Gürcistan arasında beş gün süren »Kafkasya Savaşı« esnasında Yuşçenko verdiği bir demeçte, ikili antlaşmayı »süresinden önce feshetmeyi düşündüğünü« açıklamıştı.

Ama "Kafkasya Savaşı" Gürcistan'ın NATO'ya üye edilme planlarını suya düşürdü. Çünkü Rusya'nın doğal gazına gereksinimi olan AB, özellikle Almanya, Gürcistan'ın "NATO üyeliği için yeterince olgun olmadığı" gerekçesiyle, desteğini çekmişti. Buna rağmen Rusya ve Orta Asya'dan Avrupa'ya nakledilen doğal gaz ve petrol boru hatlarının yüzde 80'inin Ukrayna'dan geçmesi gerçeği ve Yuşçenko'nun boru hatlarını kapatarak Rusya-Ukrayna arasında derin bir krize yol açmış olması, AB'nin Ukrayna ile olan ilişkilerini derinleştirmesine yol açtı.

Diğer yandan Ukrayna, bilhassa Doğu Avrupa için devasa bir tahıl ambarı konumunda. Ukrayna topraklarının yüzde 56'sını oluşturan ve »Çoronozem« olarak adlandırılan »siyah topraklar« dünyanın en verimli arazileri olarak kabul edilmektedir. [7] Dnjepr ve Dnjestr nehirleri arasındaki bölge, »siyah toprakların« 500 kilometrelik bir genişliği bulmasıyla dünyada emsalsiz bir tarım arazisini oluşturmaktadır. Bu nedenle Ukrayna, ABD ve AB'nin ardından ve Rusya ile Kanada'nın önünde dünyanın üçüncü büyük tahıl ihracatçısı olabilmiştir. Monsanto, Cargill, AMD ve Kraft Foods gibi uluslararası gıda tekellerinin Ukrayna ilgisi ve önce Yuşçenko, ardından diğer Batı taraftarı siyasî grupları desteklemelerinin ardında bu gerçek yatmaktadır.

Ancak bu bölge, yani Doğu Ukrayna, ağırlıklı olarak Rus milliyetinin yaşadığı ve Ukrayna'nın en yoğun nüfuslu bölgesidir. Aynı zamanda kömür, çelik ve metal sanayileri ile üniversitelerin yoğunlaştığı bir merkezdir. Ukrayna milliyetçiliğinin en az etkin olabildiği bu bölgede, özellikle Donbass Havzasında zengin hammadde kaynakları bulunmaktadır. Sadece Donbass Havzasında 109 milyar ton kömür, doğal gaz ve petrol rezervlerinin bulunduğu tahmin edilmektedir. Kısacası Ukrayna, uluslararası tekellerin gözlerini diktikleri önemli bir hammadde pazarı ve Avrasya'nın hakimiyetine açılan ciddi bir piyasa kapısıdır.

Ukrayna'nın jeopolitik, jeostratejik ve jeoekonomik önemi, George W. Bush yönetiminin Yuşçenko'yu büyük bir çaba ile desteklemesinin temel nedenidir. Yuşçenko, ülkesinin neoliberal dönüşümünü hızlandırmanın yanı sıra, Ukrayna'yı NATO üyesi yapacak ve böylece ABD'nin Rusya'yı (ve uzun vadede Çin'i de) kuşatma planının gerçekleşmesine önemli bir katkı sunacaktı. Ancak, gene ABD yardımıyla ("Gül Devrimi") iktidara gelen Saakaşvili'nin Güney Osetya ve Abhazya'yı fethetmeye kalkışması, ama bir kaç gün içerisinde Rus ordusu karşısında büyük bir bozguna uğraması, bu planın sonunu hazırlayan ilk adım oldu. Rusya başarılı bir taktik uygulamış ve AB ülkelerinin Gürcistan veya Ukrayna'nın NATO üyelikleri için Rusya ile askerî bir ihtilafı göze alamayacaklarını iyi hesaplamıştı.

Yanukoviç dönemi
17 Ocak ve 7 Şubat 2010'da yapılan başkanlık seçimleri, Ukrayna'daki toplumsal bölünmeyi açık bir şekilde kanıtlıyordu. Rus milliyetinin yaşadığı Doğu Ukrayna'da Viktor Yanukoviç, Batı Ukrayna'da ise Julija Timoşenko birinci sırayı alıyorlardı. Nitekim seçimleri Yanukoviç yüzde 48,95 oyla, yüzde 45,47 oy alan Timoşenko'nun önünde kazandı. Yanukoviç 25 Şubat 2010'da başkanlık yeminini okudu.

Batı basını Yanukoviç'i "Moskova'nın kuklası" olarak nitelendirse de, ilk resmî ziyaretini Brüksel'e yapan Yanukoviç, ekonomi politikalarında Yuşçenko'dan farklı bir siyaset izlemeyeceğini göstermişti. Ancak Yuşçenko'dan farklı olarak ülkeyi, ki destekçisi olan Ukraynalı oligarkların isteği doğrultusunda, hem AB ile, hem de Rusya ile uyumlu bir ilişki içinde tutma sinyalini vermiş, ama aynı zamanda Ukrayna'nın NATO üyesi olma sürecini bitirmişti. Yanukoviç ayrıca Rusya'ya Ukrayna limanlarını kullandıran antlaşmayı uzatmayı istediğini de vurguluyordu.

Yanukoviç'in başkan olmasıyla ABD'nin Rusya'yı müttefik ülkelerle kuşatma stratejisine büyük bir darbe vurulmuş oldu. Gürcistan'ın NATO üyesi olamaması, Beyaz Rusya başkanı Aleksander Lukaşenko'nun Ukrayna ve Gürcistan benzeri bir »ithal devrime« olanak tanımaması ve sonucunda Ukrayna'nın nötralize edilişi, orta vadede Rusya'nın lehine olan bir jeopolitik konstellasyonu ortaya çıkartmıştı.

Dahası, Yanukoviç Batının en önemli silahlarından olan Julija Timoşenko hükümetini istifaya zorlamıştı. »Doğal gaz prensesi« olarak adlandırılan Timoşenko, Yuşçenko döneminde başbakan olmadan önce, Ukraynalı enerji tekeli »United Energy Systems«in yönetim kurulu başkanıydı. Rusya, Timoşenko'nun gerek şirketin başındayken, gerekse de başbakanlık döneminde büyük miktarda çalıntı Rus doğal gazını Batıya sattığı ve yolsuzluklara bulaştığı suçlamasını yapıyordu. Alman basını ise 2007'de Timoşenko'nun yüzlerce milyon Dolarlık mal varlığına dikkat çekmekteydi. 1960 doğumlu Timoşenko'nun 1992 yılında doğal gaz ve petrol sektöründe iş hayatına atıldığı düşünülürse, bu kadar kısa zamanda böylesi bir mal varlığına sahip olabilmesi, yolsuzluk suçlamalarının gerçeğe yakın olduğunu göstermektedir. Nitekim Ukrayna başsavcısı 20 Aralık 2010'da görevini suiistimal ve yolsuzluk suçlamasıyla dava açmış ve mahkeme Timoşenko'yu 11 Ekim 2011'de görevini suiistimal etmekten yedi yıl hapse mahkum etmişti.

Diğer yandan Yanukoviç'in de pek temiz yakalı olduğu söylenemez. Yanukoviç'in en önemli destekçileri hâlen Ukraynalı oligarklar. Ukrayna'nın en zengin adamı olduğu söylenen Rinak Ahmetov ve "RosUkrEnergy" tekelinin sahibi Dimitri Firtash gibi Ukraynalı milyarderler, önemli bir rakipleri hâline gelmiş olan Timoşenko'ya karşı (Timoşenko başbakanlığı döneminde Firtash'ın ticari faaliyetlerini yasaklamıştı) Yanukoviç'i desteklemişlerdi.

Nitekim Yanukoviç yeniden iktidara gelir gelmez kapitalist restorasyon ve neoliberal dönüşüm politikalarına hız kesmeden devam etti. AB ile yapılan antlaşmalarla dikte edilen tasarruf tedbirleri ile halkın yoksullaşması had safhaya ulaştı. 2012 parlamento seçimlerinden başkanı olduğu "Bölgeler Partisinin" zaferle çıkmasından ve Rusya'nın malî yardımlarını artırmasından sonra, AB ile olan ilişkileri revize etmeye başlayan Yanukoviç, bu politikasıyla ülke ekonomisinin yüzde 85'inin kontrol eden oligarkların bir kesiminin tepkisini üzerinde topladı.

Batı yeniden sahnede
Aslına bakılırsa 2013 sonunda başlayan ve Batı basını tarafından »spontane eylemler« olarak lanse edilen olaylar, »Portakal Devriminden« bu yana mütemadiyen devam ettirilen bir kampanyanın sonuçlarıdır. Kampanya Yuşçenko başkanlığında ve Timoşenko hükümeti döneminde Batı yanlısı politikalar, yolsuzluklar ve yoksullaşmadan bunalan Ukrayna halkı tarafından reddedildiğinden, başarısız olmuştu.

ABD ve AB bu duruma Ukrayna'nın toplumsal bölünmüşlüğü ile Ukrayna milliyetçiliğini kullanarak yanıt verdiler. Timoşenko'nun partisi, Alman CDU'sunun politik vakfı olan Konrad Adenauer Vakfı'nın desteğini alan eski boksör Vitali Kliçko'nun kurduğu parti ve bilhassa Batı Ukrayna'da yoğun taraftarı olan faşist "Özgürlük Partisi" [8] ABD ve AB'nin sıkı işbirliğine girdiği siyasal formasyonlar oldular. Bu partiler, 2012 seçimlerinden sonra parlamento çalışmalarını engellemek için her oturumda kavga çıkartıyorlardı. Aynı zamanda birlikte örgütledikleri "Ukrayna uyan" kampanyası çerçevesinde, çeşitli kentlerde protesto mitingleri düzenlemeye başladılar. Başlangıçta az sayıda insanın katıldığı mitinglerin en büyüğü 2013 Mayıs'ında 50 bin kişilik Kiev mitingi oldu. Mitingler genellikle Ukrayna'nın AB üyesi olmasını isteyen talepler çerçevesinde örgütleniyordu, ama yolsuzluk ekonomisine duyulan tepkilerin etnikleştirilmesi ile birlikte, milliyetçi ve faşist akımların etkisi altına giriyorlardı.

Protestoların giderek kitleselleşmesinin nedeni ise ülkenin içine düştüğü derin ekonomik krizdi. Ekonomik durgunluğun, hatta gerilemenin yanı sıra borçlanma ve cari açık önemli ölçüde artıyor, ücretler ise sürekli düşüyordu. Bu gelişme bugün de derinleşerek devam etmekte. Zaten bu nedenle milyonlarca Ukraynalı yıllardan beri yurt dışında (Rusya'da inşaat sektöründe, Polonya'da meyve bahçelerinde veya İtalya'da sağlık alanında) çalışmak zorunda kalmıştı. Doğal olarak hükümete yönelik olan tepki, AB'ci mitinglerin kitleselleşmesine neden oluyordu.

Ülke böylesi bir durumdayken Rusya, hükümet üzerinde AB Ortaklık Antlaşmalarını feshetmesi için baskı kurma amacıyla Ukrayna'nın Rusya'ya yönelik ihracatını zorlaştıran bir dizi tedbirler aldı. Keyfî gümrük kontrolleri ve Ukrayna ürünlerine getirilen yeni yükler, Ukrayna hükümeti ve halkına, ülkenin Rusya'ya ne denli bağımlı olduğunu gösteriyor, bu da özellikle Batı Ukrayna'daki Rus karşıtı milliyetçi akımları destekleyen bir toplumsal iklime yol açıyordu. Diğer yandan AB ile yapılan Ortaklık Antlaşması da daha çok AB lehine olan adımları içermekteydi. 800 sayfayı bulan antlaşma, Ukrayna vatandaşları için vize kolaylığını bile öngörmezken, Ukrayna yasalarının olduğu gibi AB hukuk çerçevesine uyarlanmasını ve sermaye ile ürün trafiğinin tek yanlı olarak açılmasını dayatıyordu.

AB 2008'den beri Ukrayna'nın AB'ne yakınlaştırılması siyasetine ağırlık vermişti. Bunun için bir »AB Doğu Komşuluk Politikası« icat edilmiş, özel fonlar kullanıma açılmış ve "sivil toplum örgütlerine" proje paraları akmaya başlamıştı. Bu politikanın hedefi elbette Ukrayna'yı Rusya'nın etki alanından çekip, AB'nin etki alanına sokmaktı. Ancak Rusya'da boş durmuyor, aynı şekilde etnik sorunları kaşıyor ve tarihsel-coğrafî bağımlılığı kendi lehine derinleştirmeye çalışıyordu. İki taraf ta Ukrayna hükümetini, kendi tarafı için karar vermeye zorluyordu.

Sonucunda Yakunoviç, sınırları AB ürünlerine açmanın zaten zor durumda olan Ukrayna ekonomisini iflasa sürükleyeceğini görerek, anlaşılır bir karar aldı ve AB Ortaklık Antlaşmasını dondurduğunu açıkladı. Akabinde, 2013 Aralık'ında Rusya ile yapılan bir dizi ticaret anlaşması ve Rusya'nın kısa vadede 15 milyar Dolar değerinde Ukrayna devlet tahvili satın alması, bu karar için kolaylaştırıcı rolünü oynuyordu. Bu aynı zamanda 2015'de yapılacak olan başkanlık seçimlerine kadar devlet bütçesi için bir rahatlama anlamına da gelmektedir.

Yanukoviç'in aldığı ve protestoların başlamasına neden olan karar, her ne kadar AB'den uzaklaşma gibi görünse de, Yanukoviç ve Ukrayna sermayesi AB kapısını kapatmaya niyetli değil. Bir kere Ukraynalı oligarkların en büyük korkusu, Rusya'daki oligarkları kontrol altına alan Putin'in Ukrayna'da benzeri bir sürece yol açmasıdır. Diğer yandan nakit paralarının önemli bir bölümü Batı Avrupa bankalarında güvence altında. Aynı zamanda Yanukoviç'in kendisi de benzer bir durumda: 4 Ocak 2014 tarihli Junge Welt gazetesi, Yanukoviç'in oğlunun yaklaşık 600 milyon Dolarlık bir serveti biriktirdiğini ve akrabalarının da benzer bir zenginleşme içerisinde olduğunu bildiriyordu. Sonuç itibariyle, Yanukoviç de yolsuzluk ve zenginleşme konusunda selefi Yuşçenko veya rakibi Timoşenko'dan farklı değil.

Tekrar başa dönecek olursak: Ukrayna, çağımızın vebası milliyetçiliğin içten içe kemirdiği ve muhtemelen uzun bir süre etnik ihtilaflardan kurtulamayıp, küresel çıkar kavgalarının kurbanı olacak bir coğrafya. Ne "Maidan" meydanını dolduran kalabalık ve öncüleri durumundaki milliyetçi partiler, ne Yanukoviç yönetimi ve destekçisi sermaye güçleri, ne de ABD, AB ve Rusya ülkenin demokratikleşmesini ve sosyal adaletin tesis edilmesiyle alakadarlar. Hiç birisi emekçi halkın içinde bulunduğu sefaleti düşünmüyor bile. Batı medyası ise, halkın haklı tepkilerinin üstünü örten aşırı milliyetçi ve faşizan gürültüyü duymak istemiyor, aksine bu gürültüyü »demokrasi talebi« olarak pazarlıyor.

Aynı şekilde protestoların sınıfsal bileşimi göz ardı ediliyor: 2013 Aralık'ında yapılan bir araştırma, protestocuların yüzde 40'ının kendilerini »akademik orta katmanlar« olarak nitelendirdiklerini, yüzde 18'inin üst düzey yönetici, yüzde 10'a yakın bir kesiminin "girişimci", ama sadece yüzde 9'luk bir kesiminin işçi olduğunu ortaya çıkardı. Genel grev çağrısının yankısız kalması, çalışan kesimlerin meydanlardan uzak durduğunu gösteriyor. [9] Protestocuların ezici çoğunluğu ise Batı Ukraynalı. Şiddet uygulayanlar da faşist partilerin üyeleri.

Protestonun "önderleri" 2014 Ocak sonunda Münih'te yapılan ve silahlanma lobilerinin en önemli toplantılarından sayılan "Münih Güvenlik Konferansında" birer kahraman gibi karşılandılar. Yanukoviç yönetiminin "süt dökmüş kedi" olmadığı malum. Ama "protesto kahramanlarının" da birer demokrat olmadıkları çok açık. Sırtlarını kime yasladıkları ise belli: Aralarında ABD dışişleri bakanı John Kerry ve çok sayıda AB ülkelerinin bakanları ile uluslararası tekellerin temsilcilerinin bulunduğu salonda uzun uzun alkışlanan Kliçko, toplantı sonrasında, "konferanstan şimdiye kadar olmadığı kadar güçlenmiş olarak ayrılıyorum, çünkü dostlarımın desteğini aldım" diyordu. [10]

Ukrayna'daki güncel gelişmelerin nasıl bir yol alacağı henüz belli değil. Yanukoviç istifaya veya tüm partilerden oluşan bir hükümet kurmaya zorlanabilir veya başkanlık seçimlerini öne çekerek, iktidarını korumaya çalışabilir. Ama öyle ya da böyle; tek belli olan, milliyetçiliğin ve sermaye devletinin tüm milliyetleriyle Ukrayna halkının geleceği ile ilgili olarak uğursuz bir rol oynamaya devam edecekleridir.
***
[1] Rosa Luxemburg: »Rus Devrimi Üzerine«, alıntı: Jörn Schütrumpf tarafından derlenen »Rosa Luxemburg ya da: Özgürlüğün bedeli« başlıklı çalışmadan, Karl Dietz Verlag, Berlin 2008, S. 71.
[2] Bkz.: http://de.wikipedia.org/wiki/Geschichte_der_Juden_in_Russland
[3] Bkz.: de.wikipedia.org/wiki/RAND_Corporation
[4] Bkz.: http://de.wikipedia.org/wiki/Präsidentschaftswahlen_in_der_Ukraine_2004
[5] Bkz.: http://de.wikipedia.org/wiki/Präsidentschaftswahlen_in_der_Ukraine_2010
[6] Bkz.: http://de.wikipedia.org/wiki/NATO-Osterweiterung
[7] Bkz.: http://de.wikipedia.org/wiki/Geographie_der_Ukraine
[8] Özgürlük Partisi ile ilgili daha geniş bilgi için bkz.: Witali Atanassow, »Ukrayna Özgürlük Partisi'nin üç kaynağı - Milliyetçilik, yabancı düşmanlığı ve sosyal sorun« başlıklı makale. Alıntı: Murat Çakır (Derl.), »Neoliberalizmin egemenlik aracı: Sağ Popülizm - Avrupa'daki sağ popülist parti ve hareketler«, 2012, S. 49-54, http://www.kozmopolit.com/sagpop1.pdf
[9] Bkz.: http://jungewelt.de/2014/01-06/020.php
[10] Bkz.: http://www.spiegel.de/politik/ausland/ukraine-klitschko-auf-der-muenchner-sicherheitskonferenz-a-950607.html

kozmopolit-blog

 

ANALİZ

ANALİZTürkiye yol Ayrımında

Türkiye yol AyrımındaKritik bir eşikten geçiyoruz. Egemen güç, ya Türkiye’nin demokrasiye dönük iki yüzyıllık…