Şehirde bir sırdaş

27 Mayıs 2011

Manhattan adasında günlük hayatın koşturması içinde sokakları hızlı hızlı yürürken beni durdurabilen beyaz, kocaman bir yüzle karşılaşıyorum. Gözleri kapalı, sakin duruyor bütün görkemiyle karşımda. 2 katlı bina boyutunda olan bu beyaz, uykuda olan çocuk dudaklarindaki hafif tebessümle büyülüyor beni. işi gücü bırakıp geçiyorum karşısına, oturuyorum. Gözlerim kapanıyor, hayallere dalıyorum. Parkın içinde, binaların ortasındaki korumalı konumu, kendimi oturma odamda en yakın arkadaşımla sohbet ederkenki güvenli ve sıcak ruh haline sokuyor. Şehrin ortasında bu halk parkındaki heykel, makineslesmis, hızlı, binaların insan boyutuna oranla devasal olduğu kentte bir insan izine rastlamami sağlıyor. insanların birbirinden uzaklaştığı bu çağda parkın öteki ucundaki bir bireyle benzer duyguları yaşamam, karsimdakinin sadece bir sanat eseri olmaktan sıyrılıp, beni başka bir bireye bağlayan, bu hızlı yaşamda bir an bile olsa sakinlestiren, anılarımı dolduran, hatırlatan objeye dönüşüyor.

Heykel mimariden sonra kamusal alana kendini entegre edebilen bir sanat yapıtı. Şehirdeki bulunuş konumuna göre pusula görevi gören, parklardaki buluşma noktamız olan, hayatlarımızın çeşitli anlarına şahit olan ve sirlarimizi bizimle paylaşan, insanı mimariyle ve şehirle bütünleştiren eserlerdir. Hangimiz Kadikoy’deki boğanın yanında, taksim anıtının önünde, antalya’daki su perisi’nin yanıbaşında bulusmamistir? İlk el ele tutuşma, arkadaşınla paylaştığın bir kahkaha ya da normal bir günde başına gelen enteresan bir olay bu heykellerin çevresinde gerçekleştiğinde, bu anıları heykellerle yaratirsin ister istemez. Her önünden geçerken belki o anı tekrar yeniden yaşar, yüzüne bir gülümseme gelir ya da huzunlenirsin. Ve bu hatıralar geçerken zihninden, Kadikoy’deki boğanın neden cinsel organları gözüküyor diye dusunmezsin, ya da antalyadaki su perisi heykeline sapık bir zihniyetle bakmazsin. Ta ki bir siyasi figürün çıkıp da “boyle sanatın içine tutururum” diye heykeli ortadan kaldırdığında onunla beraber giden, yok olan anılarını hatirlayana dek. Yıllar sonra anlatacagin hikayede yer ve mekan her zaman eksik olacaktır, çünkü o anı yaşarken etrafında bulunan cisimler yok olmuştur.

Turkiye’de hala dincligin ve cehaletin sebep olduğu bu kapalı zihniyetle her zaman ya bir heykel kayboluyor, çalınıyor ya da törensel bir edayla yıkılıyor. En son “ucube” diye hitab edilen “İnsanlik Aniti” heykeli de kafasından kopartılarak yıkılmaya çalışılıyor. Bu yıllardan beri süregelen sanatçıya olan hakaret geleneği eskiden üstü kapalı yapılırken şimdi alenen ve küstahça yapılıyor. “Ucube” sözlük anlamıyla çok acayip, şaşılacak kadar çirkin olan şey demektir. Sanat eleştirisinden uzak, argo diliyle söylenen bu sözler bir eleştiri değil, hakarettir. Ve en kötüsü sanatçıya olan bu hakaret politik bir amaçla, oy almak için kullanılmıştır. insanlık aniti’nin heykeltraşı sayın Mehmet Aksoy’un da dediği gibi:

 “Sanatcilarin ve politakacilarin yarıştığı kulvar bambaşka. Sanat, hakaret ve kufredilecek bir olay değildir. Anlaşılması gereken bir olaydır. Öyle ileri geri konuşmak olmaz. Bu, politik ağızla ifade edilmez. Kişilerin zevkiyle, belediye başkanı, vali ya da bakan beğenmedim deyince olmaz. Olabilir sizin zevkiniz ordadır. Bu sanatsal bir durumsa bunu zaman değerlendirir. 20-30 sene sonra çok iyi olabilir. Heykel hakkında fikriniz farklıdır, heykeli bir tasvir, bir fotoğrafın üç boyutlu hali sanırsınız. Heykel böyle birşey değildir.”

Ne yazık ki İslam dinin, doğduğu cograyanin coktanrıcılığına karşı bir refleksle resim ve heykel sanatını putperestlikle özdeşleştirip yasaklaması, bu zengin coğrafyanın sanat anlayışının hep bir kapalı kutu içerisinde kalmasını sağlamıştır. İslami temel alan Osmanlı İmpartorgun’nun çöküşünden sonra kurulan modern, laik Türkiye Cumhuriyeti, her ne kadar modern sanat ve kültür anlayışını yeni açılan opera, tiyatro, müze ve okullardaki sanat eğitimiyle geliştirmeye çalışsa da geçmişten gelen inançların ve kapalılığın önüne geçememiştir. Bu sebeple Türkiye Cumhuriyeti tarihine baktığımızda heykellere düşmanlık yıllardan beridir süregelen bir geleneğe dönüşmüştür. 1950‘li yıllarda soyut heykeller olmadığı için hedef figüratif olan Atatürk heykelleriydi, yıllar içinde heykel sayısının artmasıyla saldırıların yoğunlaşması parallellik gösterdi. Artık saldırılan heykeller hem figüratif, hem soyut olmaya başladı. Fiziksel saldırı dışında da belli bir sanat aşkımız olmamasından ötürü yıkılmayan heykeller bakimsizligin ve ihmalin kurbanı olmuş, çoğu heykel ya çalınmış ya da kimsenin haberi olamadan sökülmüştür.

1993 yılında Ayşe Erkmen’in Tunel’deki “Karsilikli Dayanisma” heykeli bakımsızlık yüzünden kaldırıldı. 2007’de ünlü mizah yazarı ve karikaturust Oğuz Aral’in Beyogulu Cihangir Parki’ndaki heykeline benzin dökülerek yakıldı. Heykeli ateşe veren Özgür Apaydın “ozgurluk istiyorum” diye bağırmış. Biraz garip değil mi? Ankara Kızılay Emekli Sandığı önündeki “Turkiye” heykeli yıkıldı ve hurdacıya satıldı. Gülhane Parki’ndaki Cumhuriyet’in 50. yıl anısına dikilen heykel yıkıldı, kayboldu. Adem Yilmaz’in Taksim Gezi Parki’ndaki heykelinin camları defalarca kırıldı ve sonunda bakımsızlıktan sokak çocuklarının barınma haline geldiği bir yapıya dönüştü, sonrasında yıkıldı. Ankara, Tandoğan Alani’ndaki “Su Perileri” heykeli “tukururum böyle sanatın icine” denilmesiyle depoya kaldırıldı (1). Yine 2007’de Afyon Emirday’da bulunan Atatürk heykeli çok yıprandığı ileri sürülerek kaldırılmış ve yerini sadece 4 kişinin bildiği idda edilmiştir. Belediye Başkanı, “Alnima silah dayasaniz yerini soylemem” demiş (2). Gürdal Duyar’in “Guzel İstanbul” heykeli. 1974’te Karaköy Meydani’ndan balyoz ve çekiç darbeleriyle sokuldu, Yıldız Park’inin bir köşesine adeta atıldı, sürgün edildi. Gerekçe ise “Turk kadınını hayâsızca teşhir ettigi” idi (3). Oysaki heykel, İstanbul’u geriye uzanmış bir nu kadın figuruyle anlatmak istemiştir. Bunlar sadece örneklerden birkaçı. Turkiye’de heykel ve figüratif sanatın gelişememesi, her zaman bir bahane bulunup engellenmesi üzerinde yaşadığımız coğrafyanın tarihine bakınca biraz üzüntü verici.

Bin tanrılı il, yani Anadolu; Sümer, Asur, Hitit, Yunan, Lidya, Kelt, Pers, Roma, Doğu Roma, Selçuklu, Moğol imparatorluğu, Osmanlı imparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyetine ev sahipliği yapan, yüzlerce dil, lehçe, inanç ve bunların bileşkesi olan çok zengin bir tarihi olan bu coğrafya, yapıtları ve sanat eserleriyle çağımızın en modern sanat anlayışına sahip olmalıdır. Ne enterasandir ki heykelciligi ilk çağlarda yaygınlaştıran inanç, 21. yüzyılın modern dünyasında yine inanç ve geri bir zihniyet yüzünden engellenmektedir.

 

1. http://ankaraheykelleri.wordpress.com- Eylül 7, 2007

2. Milliyet’in haberi- Eylül 30, 2007.

3 . M e h m e t D e m i r k a y a , ‘Guzel İstanbul’un’ 34 yıllık esaret, M i l l i y e t , 1 5 N i s a n 2 0 0 8 .

 

*'Su Perileri' yeniden hayat buldu

21 Aralık 2010 Salı, Haber Türk

 

ANALİZ

ANALİZTürkiye yol Ayrımında

Türkiye yol AyrımındaKritik bir eşikten geçiyoruz. Egemen güç, ya Türkiye’nin demokrasiye dönük iki yüzyıllık…