Skandal ile fiyasko

9 Kasım 2011
Skandal ile fiyasko

Hükümetin büyük yaygarayla başlattığı "Alevi Açılımı" çerçevesinde sürdürülen Alevi Çalıştaylarının sonuçları, "Alevi Çalışltayları Nihai Raporu" adıyla yayınlandı. Referandum ve seçim sürecinde Alevi fobisini dışavuran Erdoğan'dan farksız şekilde, baştan sona Alevilere ders verme niyetinde olan raporla ilgili olarak, birkaç köşe yazarı dışında, Alevilerden de fazla ses çıkmadı. Abbas Karakaya, raporu enine boyuna tartışıyor, Alevi cephesinden raporun nasıl göründüğünü ortaya koyuyor.

**

Alevî Çalıştayları Nihaî Raporu geçenlerde kitap olarak yayınlandı. "AKP'nin Alevî açılımı yeterli olmasa da iyi yönde bir adımdır" yorumlarının da etkisiyle merak edip raporu okudum. İnternetten de ulaşılabilen 216 sayfalık metni baştan sona gözden geçirdikten sonra şu kanaate vardım: Bir, Alevî açılımı hakkında bu tür iyimser yorumları yapanlar raporu okumamışlar; iki, bu rapor büyük bir skandal, Alevî açılımı ise tartışmasız bir fiyaskodur.

Skandal

Skandal, "büyük yankı uyandıran, utanç verici veya küçük düşürücü olay" anlamında, dilimize Fransızcadan geçmiş bir sözcük. Alevî Çalıştayları Nihaî Raporu büyük bir yankı uyandırır mı, uyandırmaz mı, bu sorunun cevabını şimdilik bilemiyoruz. şu aşamada söyleyeceğimiz, Alevîleri ve Alevîligi rencide edici görüşler ve tepeden bakan bir bakışla malûl olduğudur. Yüzyıllardır süregelen hegemonik muhafazakâr Sünnî söylemin bir kez daha, bu kez bir devlet bakanının onayıyla ve başbakanın bilgi ve denetiminde yeniden üretilmesinden başka bir şey olmayan bu rapor, bu haliyle, demokratlık iddiasındaki bir ülke için skandaldır.

Raporu kaleme alan Necdet Subaşı, rapor boyunca her fırsatta Alevîlerin, muhatapları Sünnîlere göre psikolojik, davranışsal, entelektüel vs. bakımlardan ne kadar eksik, yetersiz, kusurlu ve tepkici olduklarını vurguluyor. Raporda Alevîler, ayrım yapılmaksızın, yani toplum olarak olumsuz bir biçimde tipikleştirilirken, Sünnîler empati, iyimserlik, muhakeme ve algıda açıklık gibi Alevîlerin uzağından bile geçemeyecekleri insanı özelliklerinin temsilcileri olarak sunuluyor.

"Bağlam ve Konsept" adli birinci bölümün sonuna doğru Subaşı, Alevîlerin sorunlarını müzakere edişte ana aktörler -Alevîler, Sünnîler ve Devlet- arasında yeni bir dil yaratmanın gereğine işaret ediyor. Bu dilin temel özellikleri arasında "düşünce serbestliği", "karşıt olanla duygudaşlık", "farklılıklara değer verme", "ötekini hissetme" gibi itiraz edilmesi çok zor, son derece olumlu ve güzel şeyler sıralıyor. Ne var ki, bu özelliklerin sıralandığı paragraftan hemen sonra gelen paragraf, Alevîlerin bu dile yatkın olmadıklarını, başka seslere "sağır" kaldıklarını ilan ediyor. Subaşı'nın kendi sözleriyle:

"Ne var ki Alevîler, yaşadıkları pek çok sıkıntı ve acıyı mitik bir evren üzerinden konuşmakta her zaman ısrarlı olmuşlardır. Acıyla anlatılan hikâyeler karşisnda mevcut dil bariyerlerini asamayan ve yüzeysel anlama çabalarıyla üretilen çözümlemeler, çözüm dilini açıkça örselemektedir. Böylece sorun başta devlet ve Alevîler olmak üzere hemen her ‘taraf'ı bir ‘dil hapishanesi'nin içine kapatmaya, dilsizleştirmeye,‘diğer' seslere karşı sağırlaştırmaya ve karşılıklı körleşmelere yol açmaktadır. Öyle ki, karşılıklı anlayışsızlıklar, gündelik gerçekliğin neredeyse biricik tabiatı olmaya başlamış, husumet neredeyse kabul gören yeğâne bir dil olup çıkmıştır."(sf. 33)

Her ne kadar Subaşı "karşılıklı" diyerek başka grupların varlığını ima etse de, yukarıdaki satırlar, toplumsal iletişimdeki tıkanıklığın, "husumetin yegaane bir dil" olarak belirmesinin faturasını asıl ve yalnızca Alevilere kesmektedir. Sünniler lehine tarafgir olan bu tavır, hakkaniyetli ve insaflı olmak gibi en temel ahlaki ilkelere Subaşı'nın ne kadar uzak olduğunu gösterir. Hatta Subaşı'ya göre Aleviler, güç merkezlerinden tüm dışlanmışlıklarına, uğradıkları resmi ve gayriresmi tüm ayrımcılıklara, hatta hükümet tarafından kaale bile alınmamalarına rağmen, devlet ile aralarındaki diyaloğu, inanılması zor olsa da, kendi kendilerine sabote etmeyi bile başarıyorlarmış!

Çok dikkat çeken bir başka konu, "Referans ve Sabiteler" adli ikinci bölümde, Alevilerin tarih algısıyla ilgili. Bu bölümde (sf.51-52) yazılanlara göre, Alevilerin tarih algısı tam bir kusur ve kifayetsizlik anıtı. Özetlemek gerekirse, Aleviler tarihi olaylara bakışlarında "ciddi" ölçüde eleştirel ve çözümleyici değiller; Aleviler tarihlerini gerçek olaylardan değil, sadece mitlerden, mitik şahsiyetler üzerinden, Hz. Ali - Muaviye, Pir Sultan - Hızır Paşa gibi kurulması kolay karşıtlıklar içinden okuyorlar; "itiraz kültürüne sınır tanımaz heveskarlık"la sarilyorlar; Alevi söylemi Osmanlı düzenine duyulan "itiraz" ve "nefret"ten besleniyor ve aynı söylemde mağduriyet ve muhalefet motifleri de "sınır tanımayan bir hissiyatla" öne çıkarılıyor. Bu tanımlamalar demeti, böyle bir tarih algısının sebebine ve vereceği zarara da değiniyor:

"Aleviliğin kök bilgisinin çoğunlukla şifai bilgi ve kültür kodları üzerinden sürdürülüyor olması ve tarihin de bir şekilde bu karşıtlık üzerinde kullanılıp mülkleştirilmesi, bu bağlamlarda çalıştaylara damgasını vuran karşılıklık ve empati arayışını kısıtlayıcı öğeler arasında yer almıştır." (sf. 52)

Yukarıdaki alıntıda görüleceği gibi, yine hedef tahtasına konulan Alevilerdir. Çünkü Sünniler ve Aleviler arasında tesis edilmek istenen empatiye Alevilerin marazlı tarih anlayışları engel olmuştur. Alevilerin sorunlarına çözüm bulacağım diye yola çıkan bir hareketin yaptığı bu çıkarsama skandal değildir de nedir?

Hem "ampirik" hem de "vampirik"

Karşılıklı empati tesisinin önemini vurgulayan Subaşı'nın yukarıdaki alıntının da geçtiği "Tarihte Neler Oldu?" başlıklı alt-bölümde Sünni tarih algısına hiç değinmemesini nasıl yorumlamalı? Alevilerden Alevi tarihine eleştirel gözle bakmaları istenecekse, Sünniler bu sorumluluktan muaf mı tutulacak? Sünniliğin muafiyeti, asırlardır iktidarda olmaları, siyasi ve ekonomik gücü ellerinde bulundurmalarıyla mı alakalı? Bu ve benzer sorular, Subaşı'nın raporunda Kızılbaş-Alevilerin siyasi tarihine nasıl tekyanlı ve Sünni merkezli baktığını gösteriyor. Daha açıkçası, Subaşı, tarihe yaygın Sünni perspektifinden, yani devletin bekasını her koşulda insan hayatının önüne koyan, birey karşısında devleti, farklılıklar karşısında tekliği savunan, hiç de yabancısı olmadığımız tipik sağcı muhazafakar bakistan kendini alamıyor. İnsan hakları, özgürlük, eşitlik yurttaşlık gibi çağımızın popüler ilerici kavramlarını raporunda bol bol kullanmayı ihmal etmese de, Subaşı'nın devleti önceleyen ideolojisi ve devlet-toplum özdeşliği fikrine bağlılığı raporda iki yerde daha, bu sefer okuyucudan çıkarım yapması beklenmeden, doğrudan ifade ediliyor (sf. 139, 142).

Subaşı devlet anlayışında böyle net bir ideolojik tavır sergilese de, Cumhuriyet Dönemi devlet yapılanmasında Sünni öğreti ve ideolojinin başat ve belirleyici rolünü rapor boyunca telaffuz etmekten mümkün olduğunca kaçınıyor. Ancak, konuya değinmek zorunda kaldığında, yani Alevilerin bu yöndeki eleştirilerini tartıştığı yerlerde, bu çok bilinen, kanıksanmış gerçeği tersyüz etmeye çalışıyor. Yani Subaşı'na göre, "Alevilerin (...) devleti bir Sünni organizasyon olarak görmelerininin bilimsel bir temelini bulmak kolay değildir" (sf. 113). Böyle bir görüş olsa olsa ancak "duygusal [bir] analiz ve çıkış"ın sonucu olabilir. Benzer biçimde, Alevilerin Diyanet İşleri Başkanlığına aynı doğrultuda getirdikleri eleştiri, Subaşı'na göre sadece bir "kanaat"tir, "inanç"tır; ampirik verilerle doğrulanamaz (sf. 119). Sözü toparlarsak, bu verilerin ışığında, rapora göre devlet yapılanmasındaki Sünni ideoloji ve Sünni yönetici elitin egemenliği, bir Alevi kuruntusu ve kurgusudur.

Devlet, camiler, imam hatip liseleri, Kur'an kursları vs. aracılığı ile Sünni öğretiyi topluma yayıp güçlendirirken ve buralara Diyanet bütçesinden milyonlar akıtırken, böylece Sünni İslam özel ve kamusal hayatı kuşatırken, Subaşı bu olup bitenlere bakıp bunları "ampirik" veri saymamızdan şüphe duymamızı istiyor. Ve dahası, bu gerçeklere daha çok Alevilerin uydurduğu, şehir efsaneleri statüsüyle yaklaşıyor.

Yurt çapında 76 bin cami bulunuyor, hastane sayısı ise 1.156'da kalıyor. 6.300 sağlık ocağı da dikkate alınırsa, sağlık kuruluşu basına 10 bin kişi düşüyor. Gelecek planlarında da cami yatırımları hastane yatırımını geçiyor. Türkiye'de halihazırda 353 kişiye bir cami, 60 bin kişiye ise bir hastane düşüyor. Kadrolu 21 bin doktora karşılık 66 bin imam çalışıyor (arşiv.sabah.com.tr/2004/06/15/gnd101.html). Cami sayılarının yedi yıl öncesinin rakamları olduğu, bugün artık bu sayının 80 bini geçtiği, 85 bine dayandığı da söyleniyor. Devletin ideolojik aygıtları Sünniilik için bu kadar yatırım yapıp gayretkeşlik göstermeye devam ederken, tüm Türkiye'de sayıları birkaç yüzü geçmeyen cemevlerini, Alevi vatandaşlar nice zorlukları göze alarak, kendi ceplerinden verdikleri paralarla kurup ayakta tutmaya çalisyorlar. Cemevlerine genel bütçeden para aktarmak bir yana, öbür ibadet merkezlerine tanınan indirimli şu, elektrik tarifesi Alevilere çok görülüyor. Yıllardır dillendirilen bu alçakgönüllü talebi bile karşılamayan, gücünden bir centiği bile paylaşmaya yanaşmayan Sünni iktidarın bu davranışı hem "ampirik" hem de "vampirik" olmuyorsa, ne oluyor?

Buraya kadar tartıştıklarımızı ve daha genel bir düşünceye ve rapora atfettiğim skandal sıfatını çok daha somut bir kavrama bağlamaya çalışırsam, bu rapor adeta Alevilere karşı girişilmiş bir psikolojik savaştır diyorum. Ve aynı zamanda, tam da bu yönüyle sofistike bir asimilasyon pratiğidir. Çünkü bu doküman, Alevilerin kendilerinden ve yüzyıllardır yaşayıp getirdikleri inançlarından, kültürlerinden, değerlerinden şüphe duymalarını amaçlamaktadır. Rapor boyunca Aleviler ve Alevilik o kadar değersiz ve bitik, yardıma muhtaç, sıfırı tüketmiş bir durumda resmediliyor ki, bunun psikolojik bir eritme ve yök etme çabası olmadığını söylemek, tersini, yani iyi niyetli bir girişim olduğunu savunmak tek kelime ile imkansızdır. Rapordan birkaç örnek alıntı daha: Subaşı'na göre Aleviler "akademik ya da entelektüel bir yeterliğe sahip analizlere" gerek duymazlar, ama gene de seslerini duyururlar (sf. 83); Aleviliğin bugün düştüğü durum "trajik"tır (sf. 92); Alevilerin kullandıkları dil "toplumsal yakınlaşma arzularını köreltmektedir" (sf. 93); Aleviler kendi sorunlarını kendi kendilerine çözemezler, Alevi topluluğunun "birlik beraberliği" için devlet "önayak" olsa iyi olur; Aleviler "radikal, mitik ve romantik çıkışların cenderesini" parçalamak zorundalar (sf. 76); Alevilerin zorunlu din dersleri konusundaki tepkileri "köklü, şiddetli ve uzlaşmasız"dir (sf. 142).

Bu alıntılardan çok rahat anlaşılabileceği gibi, rapor Alevilere sürekli kusurlarını, eksiklerini ve acizliklerini hatırlatıp onlara dolaylı olarak yeni "görev ve sorumluluklar"yüklemektedir. Buna karşılık Sünni vatandaşlarımıza söylenecek kem bir söz yoktur, çünkü onlar "olgunlukları" ve çalıştaylardaki "performansları" ile sütten çıkmış ak kaşığa en yakın duran topluluk olarak görünmektedirler. Örnekse, Subaşı'nın sözleriyle Sünniler:

"Geleneksel birlik ve bütünlük siyaseti içinde devletin tercihlerini her zaman makuliyet zemininde kabullenmeye hazır görünen bu [Sünni] zihniyet, devletin ‘yüksek çıkar'ını, yani ‘hikmet-i hükümet'i hiçbir şekilde gözardı etmemektedir. Bu perspektif, devlete ilişkin eleştirilerinde ne kadar ileri giderse gitsin, sonuçta mevcut sorunlarının çözüme açık olduğu kanaatinden asla vazgeçmemiştir. Aslında Sünni vatandaşlar, bu derslerin zaman içinde olması gereken seviyeye kavuşacağını ummakta, palyatif düzeydeki iyileştirmelerin bile gözardı edilmemesi gerektiğini düşünmektedirler. Bu tarz bir iyimserlik, teolojik bir tasavvurdan kaynaklanan, uzlaşmadan yana bir tavırdır. Devletin her zaman temel belirleyici olduğu kabullenilirken, ihtilafların derinleştirilmemesi için adil ve dengeli arayışlara zaman tanınmaktadır." (sf. 142)

Bu çok olumlu, muhlis ve munis Sünni temsili, raporda Alevilere yöneltilen, kendilerine ve inançlarına duydukları güvenin yok edilmesi hedefiyle beraber okunduğunda, bir alt-metin olarak varolan "ey Aleviler, bırakın artık şu Aleviliği ve doğru yola dönün" mesajını görmemek imkansız hale geliyor. Alevi ve Sünni temsilleri arasındaki bu uçurum, bu çarpıcı fark, raporun kendini hayatın gerçeklerine ve bir barış girişimi için belki en gerekli şey olan iyi niyete kapattığını göstermektedir.

Aynı iyi niyet eksikliği ve olaylara hep Sünni perspektifi ve kavramlarıyla bakmada ısrar, kendini Alevi ve Sünni teolojilerinin tartışıldığı yerlerde de belli ediyor. Subaşı, hegemonik Sünni söylemin ve kategorilerinin dışına buralarda da çıkmıyor. Örneğin, Aleviliği sadece ve en çok bir inanç yolu ya da tarikat olarak görmesi böyle bir Sünni at gözlüğü takmış olmasının sonucudur. Buradaki teolojik bakış ile bu yazının başlarında işaret edilen tarihe bakışı aynıdır. Başka bir deyişle ve de daha genişleterek konuşursak, Alevilerden psikoloji ve davranışlarında ve de tarihe bakışlarında nasıl bir Sünni ayar yapmaları bekleniyorsa, teoloji bakımından da Aleviliğin Sünniliğe göre hizaya gelmesi, kendine çekidüzen vermesi istenmektedir. Farklılıklara bu denli tahammülsüzlük, yasama hakkı tanımamak, bu çok açık anti-demokratik, totaliter tutum ikna edici argümanlar kurmaktan uzaktır. Kullandığı kavramlar ise göçük ve klisedir.

Aslında, Alevi ve Sünni öğretilerinin tartışıldığı bu çok sorunlu bölüm kesinlikle başka bir yazının konusu olmayı hak ediyor. Bu yazının bütünlüğü adına, sadece bir-iki noktaya kısaca değinmekle yetineceğim. Subaşı, bu bölümde, artık açıklama güçleri akademisyenlerce ciddi şekilde sorgulanmakta olan senkretizim gibi son derece sorunlu kavramlarla ve çift kutuplu zıtlıklarla iş görüyor ve yazılı kaynaklara modası geçmiş bir fetişizmle yaklaşıyor. Mesela, "karışım" anlam›na gelen "senkretizm" kavramını kullanarak aslında Aleviliği Sünniliğin karşısında güçsüz, daha az değerli, saf olmayan bir inanç sistemi olarak göstermeye çalışıyor. Alevilik senkretik ya, tarih içinde önüne ne gelmişse atmış heybesine, attıklarını da bir güzel "bağdaştırmış". Bu bağdaştırma çok nadiren zenginlik gibi sunulsa da, aslında Subaşı'ya göre sefaletin ta kendişir. Çünkü ona göre Alevilerin bugünkü sorunlarının temelinde yatan tam da bu çeşitlilik, bu senkretizm belasıdır! Oysa Subaşı, Aleviliği senkretik diye küçük görmeye çalışırken, bilmiyor ki tarihte başka inançlardan etkilenmemiş, onlarla alışveriş ilişkisine girmemiş hiçbir bir din, hiçbir inanç sistemi yoktur aslında. Dahası Subaşı, Aleviliğin aksine, Sünniliğin "tarihsel süreç içinde bağımsız bir gelişim çizgisi" izlediğine inanıyor (sf. 43). Ama bunda da fena halde yanılıyor, zira tarihte her şey başka şeylerle ilintilidir ve özellikle inanç sistemleri diğer inanç sistemleriyle sürekli bir etki-tepki içinde gelişir ve değişirler.

Fiyasko

Fiyasko, dilimize İtalyancadan geçmiş, "bir girişimde başarısız sonuç" anlamına geliyor. Bu raporu fena halde başarısız addetmemizin sebebi, kamuoyunda "Eşit Yurttaşlık Talebi" üstbaşlığı altında ifade edilen Alevi taleplerini karşılamaktan uzak olması ve bu talepleri karşılama yönünde somut, tatmin edici bir adım atmamasıdır. Oysa, hatırlanabileceği gibi tüm meşru Alevi öğütleri uzun süreden beri üç somut talepte anlaşmış ve bu taleplerini değişik ortamlarda ve vasıtalarla kamuoyuna, hükümete anlatmaya çalışmıştı. Bu amaçla üç büyük şehirde (Ankara, İstanbul, İzmir), AKP'nin Alevi çalıştayları sürerken mitingler düzenlenmiş ve bu mitinglere çok sayıda kişi katılmıştı. Bu mitinglerde dile getirilen üç somut demokratik talep şunlardı:

1. Cemevlerinin Alevilerin ibadethanesi olarak tannması.

2. Temel eğitimdeki zorunlu din derslerinin kaldırılması.

3. Madımak Oteli'nin "Utanç Müzesi"ne dönüştürülmesi.

Rapor her ne kadar Alevilerin gittikçe daha çok sosyalleşme ve ibadet mekanı olarak cemevlerine yöneldikleri gerçeğini tespit etse de, cemevlerini bu statü ile tanımamakta kararlı görünüyor. Çünkü rapora göre bu, İslam'da parçalanma demektir ya da parçalanma yönünde bir adımdır.

Raporda, zorunlu din derslerinin kaldırılması yerine, derslerde kullanılan kitapların revizyonuyla yetinilmesi önerilmekte. Not edilmesi gereken ilginç bir nokta: Din dersleri ve eğitiminin tartışıldığı bölümde Avrupa ülkelerindeki uygulamalardan örnekler getirilse de, Türkiye'de '82 Anayasasına kadar din derslerinin ortaokul-lise düzeyinde zorunlu olmadığı, seçmeli olduğu, dolayısıyla zorunlu din dersi uygulamasının askeri rejimin bir mirası olduğu gerçeği hiçbir yerde ifade, hatta ima bile edilmiyor. Raporun Madımak Oteli'nin müze olması talebinin tartışıldığı bölümü, 2 Temmuz 1993'te otelin kundaklanması olayında ölenlerin karbonmonoksit gazi zehirlenmesinden öldüğüne dikkatimizi çekerek başlıyor. Ama, ancak adlı tip raporlarında rastlayacağımız türden bu keskin dikkat (!), otelin Utanç Müzesi'ne dönüştürülmesi talebini anlamaya hasredilmiyor. Raporda, otel yerine her ne yapılacaksa (mesela kütüphane), o yerde düzenlenecek bir köşe ya da bir pano yoluyla bu insanlık suçunun kınanması yeterli sayılıyor.

Toplam› 216 sayfa olan bu metnin (202 sayfa asıl metin; ilk 14 sayfa önsöz, özet vb.) ortalarında yer alan, çalıştayın en en somut önerilerini burada belirtmeden geçmeyelim:

"Örneğin Aleviler arasında kutsal olarak bilinen Asure gününün (10 Muharrem) resmi tatil yapılması, yine Aleviler arasında yüksek düzeyde sembolik değere haiz Hacıbektaş ilçesinin misyonuna uygun bir şekilde ihya edilmesi ve yine burada aynı adla bir üniversite açılması, kimi Alevi köy ve mahallelerine konulan örseleyici isimlerin iptal edilmesi yerinde bir düzenleme olacaktır." (sf. 100)

Bu önerileri yapabilmek için yedi çalıştay, üç özel toplantı, bir o kadar gürültü ve reklam ve basın toplantısına gerek var mıydı diye sormadan edemiyor insan. Ya da bu önerilerde bu kadar hasis davrananlar, mesela Alevilerin Muharrem Orucu, Hızır Orucu gibi başka özel günleri ve merasimleri olduğunu bilmiyorlar mı?

Hani bunun ilk sahibi?

T.C. Devlet Bakanlğı Alevi Çalıştayları Nihai Raporu'nu ortaya çıkaranlar, hegemonik muhafazakar Sünni söylemin dışına çıkmamış, Alevileri ve onların inançlarını, kültürlerini tepeden bir bakışla değersiz göstermeye çalışmışlardır. Bu haliyle bu rapor, demokrasi adına büyük bir skandaldır. Ayrıca, rapor görünürdeki insan hakları ve demokrasi söylemine karşın Alevi sorunlarına dair yeni ve eşitlikçi bir bakış açısı ve somut, ciddi öneriler getirmemiştir. Bu nedenle de Alevi açılımı büyük bir fiyaskodur. Raporun ön kapağında, raporun adının bir parçası olarak "T.C. Devlet Bakanlığı" ifadesi geçiyor. İlk sayfada ise şöyle bir not var: "Raporun içeriği, T.C. Hükümeti'nin görüşlerini ya da konuya ilişkin duruşunu yansıtmayabilir." Bu durumda bu raporun (asıl) sahibi kim?




 

ANALİZ

ANALİZTürkiye yol Ayrımında

Türkiye yol AyrımındaKritik bir eşikten geçiyoruz. Egemen güç, ya Türkiye’nin demokrasiye dönük iki yüzyıllık…