Cadılar, cadı avı ve kadınlar (II)

Silvia Federici

30 Kasım 2018
Cadılar, cadı avı ve kadınlar (II)

Medyanın hiper-cinselleştirilmiş kadınlık modelleri inşa etmesi ve yayması, açıktan cinsel saldırıya davetiye çıkararak ve kadınların otonomi isteklerinin yozlaştırılıp cinsel provokasyon statüsüne indirgendiği kadın düşmanı bir kültüre katkıda bulunarak, bu sorunu şiddetlendirdi.

Yeni sermaye birikimi biçimleri ve kadına yönelik şiddet

Yeni sermaye birikimi biçimleri kadınlara yönelik şiddeti başka yollardan da teşvik ediyor. İşsizlik, güvencesiz çalışma ve aile ücretinin çöküşü bunda kilit. Gelirden mahrum kalan erkekler, öfkelertranini ailelerindeki kadınlardan çıkarıyor ve kaybettikleri parayı ve toplumsal gücü kadınların bedenini ve çalışmalarını sömürerek geri kazanmaya çalışıyorlar. Orta sınıf erkeklerin, başka bir kadınla evlenmek ve başka bir çeyiz elde etmek amacıyla yeterince çeyiz getirmeyen karılarını öldürdüğü Hindistan’daki “çeyiz cinayetleri” bunun örneği. Bir başka örnek ise, Mies’e göre, “en ham şekliyle” köle emeği dayatma gücüne sahip, ağırlıklı olarak erkek suç örgütlerinin işlettiği seks endüstrisinin genişletilmesinde kilit bir unsur olan seks ticareti.

Burada, bireysel mikro-siyaset kurumsal makro-siyaseti taklit ediyor ve onunla bir oluyor. Kadınların değeri, çağdaş güvencesizlik koşullarına itilmiş erkeklerin yanı sıra sermaye için de, nüfusun sınırlı kesimleri hariç kapitalizmin aşama aşama bitirmeye kararlı olduğu sabit bir erkek maaşıyla desteklenmesi gerekecek ücretsiz ev içi işlerinden ziyade, giderek artan şekilde, işini ve bedenlerini pazarda satarak sağlayabilecekleri ucuz ücretli emekte yatıyor.

Kadınların ev içi işi ve yeni nesillerin üreticisi olarak işi ortadan kalkmış değil ama artık toplumsal kabul için yeter koşul sayılmıyor. Tam tersine, gebelik çoğu zaman, erkekler bunun getireceği sorumluluklara sinirlendiği için, kadınların şiddete maruz kalma ihtimalini ciddi şekilde arttıran bir yük. Dolayısıyla, yükselen siyasal iktisat, daha şiddetli ailevi ilişkileri besliyor çünkü kadınlardan erkeklerin eline bakmamaları ve eve para getirmeleri bekleniyor ama evdeki işlerinden geri kalırlarsa veya parasal katkılarının tanınması üzerinden daha fazla güç talep ederlerse de kötü muamele görüyorlar.

Kadınların ailelerini desteklemek amacıyla evi terk etme, göç etme, yeniden üretim işlerini sokağa taşıma (satıcılar, tüccarlar, seks işçileri olarak) ihtiyacı da kendilerine yönelik yeni şiddet biçimleri getiriyor. Gerçekten de, tüm kanıtlar kadınların küresel ekonomiye entegrasyonunun şiddet dolu bir süreç olduğunu gösteriyor. Latin Amerika’da göçmen kadınların, artık militarize olmuş sınır polisinin tecavüzüne uğrayacaklarını önceden tahmin ederek yola çıkmadan önce kontraseptif aldıkları biliniyor. Sokak satıcıları mallarına el koymaya çalışan polisle çatışıyorlar.

Sosyolog Jules Falquet’nin de not ettiği üzere, kadınlar tek bir adama hizmet etmekten birçok adama (yemek veya temizlik yaparak, cinsel hizmetler sunarak) hizmet etmeye geçerken, geleneksel kısıtlama biçimleri kırılmaya uğruyor ve kadınları kötü muameleye daha açık hale getiriyor. Bireysel erkek şiddeti aynı zamanda kadınların otonomi ve ekonomik bağımsızlık için daha inatçı taleplerine de bir yanıt ve daha temelde de feminizmin yükselişi karşısında bir tepki.

6 Aralık 1989’da adamın birinin bir sınıfa dalıp erkeklerden ayırdığı kadınları “Hepiniz pis feministlersiniz,” diye tarayarak 14’ünü öldürdüğü École Polytechnique katliamında infilak edenle aynı türden bir şiddet bu.

Irklandırılmış şiddet

Mizojini ırkçılıkla da katmerleniyor. 1980’lerden bu yana kadın cinayetlerinin istikrarlı şekilde arttığı ve her yıl 3000’den fazla kadının öldürüldüğü ABD’de, renkli kadın cinayetleri medyanın ilgisini beyaz kadın cinayetlerinden daha az çekiyor veya çözülme ihtimalleri daha düşük. Dar gelirli Afro-Amerikalı kadınların Los Angeles ve diğer şehirlerde seri şekilde öldürülmesine yönelik soruşturmalarda hiçbir ilerleme kaydedilmemesi bunun örneği.

Transfobi de mizojiniyle birleşiyor. 2010 ve 2016 arasında ABD’de çoğu siyah trans kadın en az 111 trans ve cinsiyet uyumsuz insan öldürüldü. National Coalition of Anti-Violence Programmes’a (Şiddet Karşıtı Program Ulusal Koalisyonu) göre, bu cinayetlerin 23’ü 2016’da gerçekleşti ve koalisyonun kayıt altına aldığı en yüksek rakam bu.

Kanada’da da ırklandırılmış şiddet yükselişte. Çoğu Yerli Amerikalı olan onlarca kadın ortadan kayboldu ve daha sonra cesetleri şimdi Gözyaşı Yolu diye adlandırılan yerde bulundu.

Bu şiddet biçimleri elbette kadınlara paramiliterler, uyuşturucu çeteleri ve şirketlerin özel orduları veya güvenlikleri tarafından uygulanandan farklı. Yine de aralarında derin bir bağlantı var. Sheila Meintjes, Anu Pillay ve Meredeth Turshen’in not ettikleri üzere, savaş zamanı ile barış zamanı şiddetini birleştiren şey, kadınların otonomisinin inkâr edilmesi ki bu da sonuç olarak cinsel denetim ve kaynak tahsisi ile bağlantılı. Mies de “şiddet ve zora dayanan tüm bu üretim ilişkileri içinde, erkekler (babalar, erkek kardeşler, kocalar, pezevenkler, oğullar), patriyarkal aile, devlet ve kapitalist işletmeler arasında karşılıklı bir etkileşim gözlemleyebildiğimizi” not ediyor.

Militer veya paramiliter şiddet ve cadı avları gibi kamusal şiddet ve ev içi şiddet de birbirlerini besliyor. Çoğu zaman, kadınlar, maruz kaldıkları tacizleri aileleri tarafından reddedilme veya daha fazla işkenceye maruz bırakılma korkusu ile açık edemiyorlar. Öte yandan, ev içi şiddete yönelik kurumsal hoşgörü, kadınlara karşı kamusal şiddeti normalleştirmeye katkı yapan bir cezasızlık kültürü de yaratıyor.

Yukarıda sözü edilen tüm örneklerde kadınlara yönelik şiddet fiziksel bir şiddet. Ama ekonomik ve sosyal politikaların ve yeniden üretimin piyasalaştırılmasının ortaya çıkardığı şiddeti de göz ardı etmiyoruz. Sosyal devletin gerilemesi ve istihdam ve sosyal hizmetlerdeki kesintilerin sebep olduğu yoksulluğun kendisi bir şiddet biçimi sayılmalı, tıpkı, maquila’larda (Meksika’da taşeron işletmeler, ÇN) görülen insanlık dışı çalışma koşulları gibi.

Gündelik hayatın militarizasyonu

Sağlık hizmetlerinin yetersizliği, kürtaja erişimin engellenmesi, dişi fetüslerin alınması, Afrika’da, Hindistan’da ve Latin Amerika’da “nüfus kontrolü” adına kadınların kısırlaştırılması ve özellikle de (çoğu zaman kredilerini ödeyemeyenler için yıkıma yol açan) “mikrokrediler”… bunlar da korkunç şiddet biçimleri.

Buna, beraberinde getirdiği agresif, kadın düşmanı erkeklik modellerinin yüceltilmesi ile, gündelik hayatın artan şekilde militarize olmasını da eklemek gerek. Falquet’nin savunduğu üzere, silahlı erkeklerin yaygınlaşması ve erkeklere açık birçok işin (özel korumalık, özel güvenlik, hapishane gardiyanlığı, çete ve mafya üyeliği ve düzenli ya da özel ordularda askerlik gibi) şiddetle ilişkili olduğu yeni bir cinsel iş bölümünün gelişmesi, yükselen zehirli erkekliklerde merkezi bir rol oynuyor.

İstatistikler, öldürenlerin daha çok silahla haşır neşir olan, silaha erişebilen ve çatışmaları şiddetle çözmeye alışkın erkekler olduğunu gösteriyor. ABD’de bunlar çoğu zaman polis veya Irak veya Afganistan savaşlarının gazileri. ABD ordusunda kadınlara yönelik yüksek şiddet oranı bu bağlamda önemli bir faktör olageldi. Frantz Fanon’un, görevi Cezayirli isyancılara işkence yapmak olan Fransız erkeklerine referansla işaret ettiği gibi, şiddet bölünemez: şiddete eğilimli karakter özellikleri geliştirmeksizin ve şiddeti eve taşımaksızın gündelik mesleğinizde şiddet uygulayamazsınız.

Medyanın hiper-cinselleştirilmiş kadınlık modelleri inşa etmesi ve yayması, açıktan cinsel saldırıya davetiye çıkararak ve kadınların otonomi isteklerinin yozlaştırılıp cinsel provokasyon statüsüne indirgendiği kadın düşmanı bir kültüre katkıda bulunarak, bu sorunu şiddetlendirdi.

Direniş

Kadınların yüz yüze olduğu şiddetin her alana nüfuz eden niteliği düşünüldüğünde, direnişin de pek çok cephede örgütlenmesi gerektiği açık. Daha cezalandırıcı yasalar talep etmek gibi, sorunun kendisinden doğrudan veya dolaylı olarak sorumlu olan otoritelere daha fazla güç kazandırmaktan başka bir şeye hizmet etmeyecek sonuçsuz çözümlerden kaçınan mobilizasyonlar halihazırda mevcut.

Daha etkili olan şey ise, kadınların meseleyi kendi ellerine alarak geliştirdiği stratejiler. Özellikle başarılı olan taktikler, resmi makamlar tarafından değil kullanan kadınlar tarafından kontrol edilen sığınmaevleri açmak, özsavunma kursları örgütlemek ve 1970’lerde ortaya çıkan “Take Back the Night” yürüyüşleri (Türkiye’de “Geceleri de sokakları da meydanları da istiyoruz” sloganıyla düzenlenen feminist gece yürüyüşleri) veya Hindistan’da kadınların tecavüze ve çeyiz cinayetlerine karşı düzenlediği ve sık sık faillerin mahallelerinde veya polis karakollarının önünde oturma eylemlerine dönüşen yürüyüşler gibi geniş katılımlı gösteriler düzenlemek.

Geçtiğimiz yıllarda hem Afrika hem de Hindistan’da, kadın ve erkeklerin köy köy dolaşarak insanları hastalıkların sebeplerine [bunların cadılıkla suçlanan kadınlarla hiçbir ilgisinin olmadığına, ÇN] ve kadınları cadılıkla suçlayan erkek şifacıların, yerel liderlerin ve diğerlerinin bunu yapmaktaki çıkarlarına dair eğittiği cadı avı karşıtı kampanyalarda bir yükseliş gördük. Guatemala’nın bazı bölgelerinde kadınlar tacizci askerlerin adını almaya ve sonra onları ait oldukları köye gidip teşhir etmeye başladılar. Her durumda, kadınların karşılık verme, tecritlerini kırma ve başka kadınlarla el birliği etme kararı, bu çabaların başarısı açısından hayati oldu.

Ancak bu stratejiler, kadınların pozisyonunu ve ailelerine ve topluluklarına katkıda bulundukları yeniden üretim faaliyetlerini yeniden değerlendiren bir süreçle eşlik edilmeksizin kalıcı bir değişim üretemezler. Kadınlar, hayatta kalmak adına tehlikeli ve istismarcı çalışma ve aile ilişkisi koşullarını kabul etmeye mecbur kalmayacak şekilde, erkeklerden bağımsız olmak için ihtiyaç duydukları kaynakları elde edemezlerse bu yapılamaz.

-------------

Bu, Silvia Federici’nin PM Press tarafından basılan ‘Witches, Witch-Hunting, and Women’ (Cadılar, Cadı Avı ve Kadınlar) adlı yeni kitabından alınıp yeniden düzenlenmiş bir bölümdür.

Kitap Otonom Yayıncılık tarafından yayına hazırlanmakta.

Kaynak: newframe.com

Dünyadan Çeviri: Serap Şen

ANALİZ

ANALİZTürkiye yol Ayrımında

Türkiye yol AyrımındaKritik bir eşikten geçiyoruz. Egemen güç, ya Türkiye’nin demokrasiye dönük iki yüzyıllık…