Mahkeme tüm talepleri reddetti, savunmalar başladı

18 Şubat 2020
Mahkeme tüm talepleri reddetti, savunmalar başladı

Gezi Parkı eylemleri nedeniyle 16 sanığın “Türkiye Cumhuriyeti hükümeti’ni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla yargılandığı davanın altıncı duruşması Silivri’de görülmeye devam ediyor.

Son duruşmada mütaalasını açıklayan savcı, tutuklu iş insanı Osman Kavala, akademisyen Yiğit Aksakoğlu ve Mücella Yapıcı için ağırlaştırılmış müebbet hapis, altı sanığın da 15 ile 20 yıl arasında hapsini istedi.

Yurt dışında bulunan yedi sanığın dosyalarının ayrılmasını isteyen Savcı Edip Şahiner, bu sanıkların Kavala, Aksakoğlu ve Yapıcı ile aynı eylemlerde bulunduğunu iddia etti.

Davanın tek tutuklu sanığı olan ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) derhal tahliyesini talep ettiği Osman Kavala, kararın üstünden üç aydan uzun süre geçmesine rağmen cezaevinde tutulmaya devam ediyor.

16 sanığın temelde, "protestoları örgütlemek ve finanse etmekle" suçlandığı iddianamede, Gezi Parkı protestoları "bir darbe kalkışması" olarak tanımlanıyor.

Avukat Veysel Ok, Sıcak Takip'te devam eden Gezi davası duruşmasını yorumladı. Ok, "Gezi davasında sadece Osman Kavala değil Türkiye sivil toplumu yargılanıyor" yorumunu yaptı.

Mine Özerden'in savunmasından: 

Mütalaaya dair söyleyeceklerimi avukatımın talepleri karşılandıktan sonra yapacağım. Neden burada olduğumuzu hala anlamıyorum. Geçen 8 ay içinde anlamama yardımcı olacak herhangi bir bulguya da rastlamadım.

Topyekün saçma bir kurgunun nesneleri olmaya devam ediyoruz. Bu davanın kurgu olduğu çok açık. Ortada kocaman bir fil var. Karar merciinin bu fili görmeye niyeti yok.

657 sayfalık iddianameyi belki bir şeyler anlarım diye okudum. Anlamadım. Metinler anlaşılamıyor. Noktası, virgülü, yüklemi, öznesi karmakarışık.

Fiil yok, fail yok, delil yok, kanıt yok, algı yaratmaya yönelik muğlak ifadeler var.

Benim dava öncesi sürecim 16 Kasım 2018'de tanımadığm bir numaradan aranmamla başladı. Arayan ısrarlı olunca araştırdım ve Vatan Emniyet olduğunu anladım.

Ertesi gün ifade verdim. Hukuksuz bir şey yapmadığımı bilen biri olarak ifade alınırken rahattım. Demokratik haklarını kullanan, şiddete başvurmayan bir hak savunucusuyum.

Akşam 22.00'ye doğru emniyetten ayrıldım. bundan sonra her şeyi basından öğrendim. Nihayet 19 Şubat 2019'da bu absürt dava açıldı.

Ne demekse tapeler yeniden kıymetlendirilmişti. Alenen kıymet kelimesine hakaret.

2013'te Topçu Kışlası'na dair Taksim'de başlayıp, 80 ile yayılan eylemlerin organizatörleri olduğumuz iddia ediliyordu. Piyango neden ve nasıl bize vurdu anlayabilmiş değiliz.

Kendi adıma bu saçmalıklara kızıp üzülemiyorum. Eskiden Uzay Yolu filmi vardı. Mr Spock karakteri, "Bu mantıklı değil" diyerek mantıklı yapmaya çalışırdı. Kurtar beni Mr. Spack diye bağırasım var.

Eski heyetten bir hakimin bana karşı bakışını yakaladım, Bana bir pisliğe bakar gibi baktı. O güne kadar kimse bana böyle bakmadı. Ne anlatılıyor bu arkadaşlara? Hakkımızda herhangi bir karar yok. Bu durum benim için mahkeme heyetini reddetme gerekçem.

Gelinen noktada kendimi mütemadiyen "vah, vah" derken yakalanıyorum. Avukatlar, heyetinize tane tane hukuku anlatıyor. Herkes demokratik hakkını kullanmış, orantısız şiddete maruz kalmış, lakin şiddete başvurmamış.

İnsan ister istemez mevcut hükümetin zamanında ekonomi bakanının sözlerini hatırlıyor: "Yargıya döner deriz ki arkadaşlar size bundan sonra kimse müdahale etmeyecek, size telefonlar gelmeyecek."

Mücella Yapıcı savunma yapmayacağını söyledi:


"Ben savunma yapmayacağım. Çünkü ben savunmamı beraat ettiğim mahkemede yaptım. Bu savunmayı da size verdim. Buradaki arkadaşlarım için süre istiyorum. İstanbul 30. Asliye Ceza Mahkemesi'nin kararı hakkımdaki karardır. 1 Haziran 2015'te verilen kesinleşme kararına göre ben Toplantı ve Gösteri yürüyüşleri kanunu'na muhalefet etmedim, örgüt yöneticiliğinden de beraat ettim.

Beraat ettiğim davanın gerekçeli kararı mahkemenize yollandı. İşte bu gerekçeli karardır benim savunmam sayın yargıçlar. İlk celsede bu davada yaptığımı savunmayı tekrarladım. İddianamede suçu işlediğime dair emare olmadan savcılık sadece suçluyor, delilsiz olarak iddianameye çevirmiş. İddianamedeki tüm suçlamaları ve iddianameyi reddediyorum.
Tuhaf ve trajik. Ben yerli yerimdeyim, ama sürekli savcılar hakimler değişiyor. Ben buradayım, hep yerimdeyim. Hep aynı savunmayı tekrarlıyorum.

Beraat kararının gerekçesinde, "Sanıkların eylemlerinin barışçıl olması nedeniyle eylem sırasında kamu düzeninin bozulduğuna ilişkin veri olmaması nedeniyle kanunidir. Taksim Dayanışması altında örgütlenmeleri, Anayasal bir haktır ve koruma altındadır" yazıyor. Savunma buydu, Gezi bu toplumun yüz akıdır, yargılanamaz. Sizindir karar, Ben burada sözlerime canlarını kaybeden 8 çocuğu ve gözlerinin nurunu kaybedenleri selamlayarak sonlandırıyorum."

Kavala'nın savunmasının tam metni:

"Sayın Başkan, Sayın Heyet Üyeleri,

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi derhal serbest bırakılmamı talep eden kararında, dava dosyasında ve iddianamede benim cebir ve şiddet kullandığım, şiddet eylemlerini başlattığım ya da yönlendirdiğim, ya da suç sayılan davranışlarda bulunanlara destek verdiğim yönünde hiçbir delil olmadığını belirtmiştir.

Kararda şu önemli tespitler yapılmıştır:

- Başvurucunun suç sayılan faaliyetlerde bulunduğunu gösteren olgu, bilgi ve delillerin yokluğunda başvurucunun TCK’nın 312. maddesi kapsamında hükümeti devirmeye teşebbüs suçunu işlemiş olduğuna dair makul biçimde şüphe oluşturmak mümkün değildir.

- İddianamedeki olgular başvurucunun cebir ve şiddetle hükümete karşı bir ayaklanmayı organize ettiğine, finanse ettiğine dair şüphe geliştirmek için yeterli değildir.

- Yetkililer başvurucunun ilk ve sonraki tutuklanmalarının söz konusu eylemlerin nesnel bir değerlendirilmesi temelinde oluşan makul şüpheyle gerekçelendirildiğini gösterememişlerdir.

AİHM kişiyi özgürlüğünden mahrum bırakmanın gerekçesi olabilecek şüphenin nesnel ölçülere uygun olması ve bunun gösterilebilir olması gerektiğini vurgulamaktadır. AYM Başkanı Zühtü Arslan da “olayların suç teşkil eden boyutu ile başvurucu arasındaki ilişkiyi gösteren kuvvetli belirtilerin gösterilmesi” gerektiğini, bunun yapılmadığını ifade etmiştir.

AİHM şüphe duymanın, iyi niyetle de olsa, tutuklama için yeterli olmayacağını, şüphenin makul şüphe olması gerektiğini, makul şüphe sayılabilmesi için ise suçlanan kişinin suçu işlemiş olabileceği hususunda nesnel bir gözlemciyi tatmin edecek olgu ve bilginin var olması gerektiğini vurgulamıştır.

Yani, iddia makamının ya da mahkeme heyetinin, suç sayılan eylemlerle suçlanan arasındaki ilişkiyi gösterme yükümlülüğünü yerine getirmesi için, kendisini nesnel bir gözlemci yerine koyması gerekir. Ancak böyle bir perspektiften olgulara bakabilirse duyduğu şüphenin makul şüphe olduğuna emin olabilir. Bu olmadan savcı ya da yargıcın kuvvetli bir şüphe duygusu geliştirmesi ve bunda haklı olduğunu düşünmesi şüpheyi makul şüphe haline getirmeye yeterli olmaz.

AİHM yargıçları dosyadaki olguları, bilgileri ve delilleri bu perspektifle, nesnel bir gözlemcinin bakışıyla incelemiştir ve az önce aktardığım sonuçları çıkarmışlardır. AİHM kararının isabetli oluşunun tek nedeni Anayasamızca da tanınan en yüksek yargı merci olmasından ileri gelmiyor; AİHM davaya doğrudan bakan merci olmadığı için ve dava dosyası dışındaki faktörlerden, örneğin hükümetin ya da suçlananın siyasi görüşlerinden etkilenmediği için, nesnel bakabilen gözlemci gibi değerlendirme yapabilmeye ehildir ve yetkilidir. AİHM’in sırf bu niteliğinden dolayı dahi tespitlerinin dikkate alınması gerekir.

Gezi olaylarının bir kalkışma olduğu, bu kalkışmanın bir odak tarafından planlanıp yönetildiğine dair komplo kurgusu iddianamedeki olgulardan çıkarılmış değildir. Nesnel bakan bir gözlemciyi buna ikna edecek hiçbir bilgi, belge iddianamede yoktur. Bu kurgunun temelini oluşturan KOM dairesince hazırlanmış Analiz Raporu’nda bu iddia hiçbir delil olmadan, sadece internette çıkan bir yazı kullanılarak öne sürülmüştür.

İddia makamı, Gezi olaylarına katılanların iradelerini hiçe sayarak Gezi protestolarını itibarsızlaştırmaya hizmet eden, siyasi niteliğe sahip bu komplo teorisini mutlak gerçeklik olarak kabul etmekte ve bu kurguyu kullanarak olgu ve bulgulara nesnel bir gözlemcinin bakışıyla anlaşılması mümkün olmayacak gizli anlamlar yüklemektedir.

Kişisel olarak toplumsal olaylarla ilgili yapılan açıklamalardan birine yakın olabilirsiniz. Gezi olaylarının hükümeti devirmeye yönelik bir komplo olduğuna dair söylem size makul gelmiş de olabilir. Ancak bu doğrultuda düşünüyor olmanız dahi olayları ve olguları nesnel gözlemcinin bakışıyla inceleme yükümlülüğünüzü ortadan kaldırmaz. Zira bu yükümlülük kamuya karşı bir yükümlülüktür.

Komplo teorisinin somut olguları nasıl çarpıttığını en açık biçimde ortaya koyan Mütalaa’da da kullanılan, benim Memet Ali Alabora ile konuşmamın yorumlanmasıdır. İletişim tespit tutanakları hakkındaki itirazlarımız saklı kalma kaydıyla bu örneği irdelemek istiyorum.

Benim Memet Ali Alabora ile “Avrupalılar her gördüğümde Gezi olaylarının siyasi durumu nasıl değiştireceğini soruyorlar, bir ara birkaç kişi oturup konuşsak mı?” şeklinde konuşmamla ilgili “bu görüşmeden de anlaşılacağı üzere yapılan eylemlerin tamamıyla önceden hazırlanmış bir plan dahilinde gerçekleştirildiği, nihai amacın ise Arap ülkelerinde olduğu gibi kaos ve kargaşa çıkartarak bir hükümet değişikliği olduğu açıkça görülecektir” iddiasında bulunulmuştur.

Bu sözlerden iddia makamının çıkardığı sonuçları çıkarmak mümkün değildir. Gelecekle ilgili bir sorunun geçmişte olanları açıkladığının iddia edilmesi, sadece nesnel bakıştan değil, mantığa uygun akıl yürütmeden de uzaklaşıldığının çarpıcı bir örneğidir.

Konuşmanın sonunda Alabora müsait olmadığını söyleyerek randevu talebini geri çevirmektedir. Kalkışma planını yürürlüğe koymakta olan birisi talimat aldığı kişinin toplanma talebini bu şekilde geri çevirebilir mi?

Maalesef iddianamedeki hemen hemen bütün konuşmalar bu tür anlam yüklemelerine, anlam tahrifatlarına maruz kalmıştır.

AYM Başkanı ve Başkan Vekili’nin karşı oy yazılarında lehte delil örnekleri olarak aktardıkları, Gezi olaylarında ortaya çıkan enerjinin demokratik baskı unsuru olarak işlev görmeye devam etmesini ümit ettiğime dair sözlerim ve ekonomik kriz yaratarak hükümeti sıkıştırma çabası olarak algılanacak yöntemleri doğru bulmadığıma dair sözlerim de yok sayılarak delil değerlendirilmesine dahil edilmemiştir.

İddianamedeki hiçbir olgu ve olayla suç sayılan eylemler arasında doğrudan ilişki kurulamamış olduğundan iddia makamı, Mütalaa’da yazıldığı gibi “delillere genel olarak bakıldığında” suçlu olduğum sonucuna varıldığını ifade etmektedir. Sübjektif bir değerlendirme genel bakışla yetinir. Nesnel bakış ise olgu ve olayların tek tek değerlendirilmesini de gerektirir. Delil vasfı taşımayan bilgi ve bulguların sayısının arttırılması onları delil haline getirmez.

Önceki duruşmada AİHM kararını ve karardaki AİHS normlarını yansıtan içtihat niteliğindeki hukuki tespitleri dikkate almama tavrının, heyetinize AİHS normlarını ihlal etmekte direnen bir merci görünümünü vereceğini ve bu davranışın davanın adilane biçimde sonuçlanacağına dair güven duymamızı imkansız hale getirdiğini ifade etmiştim.

Karşılaştığımız sorun Mahkemenizin prosedürel gerekçeler öne sürerek AİHM kararının gereğinin yapılmasını geciktirme ve bu kararı boşa çıkaracak şekilde davayı sonlandırma gayreti içerisinde olmasından ibaret değildir.

Asıl sorun, iddia makamının ve heyetinizin olayları ve olguları nesnel bir gözlemcinin bakışıyla değerlendirmeye isteksiz olması ve makul şüphe olduğu açıklıkla gösterilemeden kimsenin özgürlüğünden mahrum bırakılmayacağı kuralını bağlayıcı olarak görmemenizle ilgilidir.

Davanın adil bir şekilde yürütüldüğünün anlaşılması için usul kurallarına uyulmasının yanı sıra temel önemdeki hukuk normlarına bağlı olunduğunun da görülebilmesi gerekir.
Her ne kadar çok geç olduğunu biliyorsam da Mahkemenizi olaylara ve olgulara siyasi söylemlerin empoze ettiği biçimde değil, tarafsız bir gözlemci gibi bakmaya davet ediyorum."

 

ANALİZ

ANALİZTürkiye yol Ayrımında

Türkiye yol AyrımındaKritik bir eşikten geçiyoruz. Egemen güç, ya Türkiye’nin demokrasiye dönük iki yüzyıllık…