Başkaya: Bir ekolojik yıkım varsa bunun nedeni kapitalizmdir

27 Ocak 2020
Başkaya: Bir ekolojik yıkım varsa bunun nedeni kapitalizmdir

Yazar Fikret Başkaya, içinde bulunduğumuz durumu "uygarlık krizi" olarak tanımlayarak, kapitalist mantık dahilinde çıkış yolunun olmadığını ve Rojava'nın mevcut durumdan çıkışın ipuçlarını barındırdığını söyledi. 

Ekolojik yıkım, yaşam hakkı ihlalleri, yönetememe krizi... Dünya, baskıcı rejimlerin kendini yaşatma arayışı ve buna karşı toplumsal hareketlerin vücut bulduğu, sistemin kendini yenileyemediği dönemi yaşıyor. Ortadoğu hem krizin merkezinde duruyor hem de toplumlara yeni bir yaşamın nasıl inşa edilebileceğinin yolunu açıyor. Sayılı sistem analistlerinden, eleştirel düşüncenin temsilcisi yazar Fikret Başkaya'ya, kapitalist modernitenin güncel durumunu, baskıcı rejimlerin politikalarını, ekolojik yıkımı ve dünya halklarının içinde bulunduğu toplumsal hareketleri sorduk.
 
Dünya sisteminde bütün göstergeler kırmızı ışığa dönüyor. Sıklıkla dile getiriyorsunuz, Kapitalist modertine iç ve dış sınırı dayandı. Günümüzde sistem ne durumda?
 
Gelinen aşamada kapitalist dünya sistemi yeterli kadar değer üretemiyor. Yeni değer, fazla değer, artı değer üretmekte zorlanıyor. Başka türlü söylersek,  sermaye değerlenme sorunuyla karşı karşıya. Eğer sermaye değerlemezse, değersizleşir. O zaman da finans alanına iltica ediyor, ya da canlıyı metalaştırarak çöküşü geciktirmeye çalışıyor. Son dönemde doğa tahribatının derinleşmesinin asıl nedeni bu. Doğa tahribatının boyutları hakkında fikir sahibi olmak için Türkiye’de son dönemde yapılanları hatırlamak yeter. Bildik, geleneksel alanlarda ‘değerlenemeyen’ sermayenin 'Büyük Projelere' yönelmesinin asıl nedeni de bu… Biliyorsun büyük projeler (ki, onlara mega projeler diyorlar) bütçenin, hazinenin, müştereklerin [herkesin olanın] ve canlı doğanın yağmalanması, talan edilmesiyle mümkün oluyor. Attıkları her adım bütçenin, hazinenin, müştereklerin yağmalanması, canlı doğanın tahrip edilmesiyle sonuçlanıyor ve bu sürdürülebilir bir durum değil.
 
İyi de neden böyle oluyor?
 
Çünkü artık kapitalist dünya sistemi iç ve dış sınırına dayandı. Patinaj yapıyor... Kapitalist mantık dahilinde bir çıkış yolu da yok. Zira söz konusu olan bir uygarlık krizi.
 
Kapitalizm temel eğilimlerinin, temel dinamiklerinin, temel hareket yasalarının sonucunda iç sınırına dayandı. Ekolojik sorunla ilgili olarak dış sınırına da dayandı… Bu artık bir sürdürülememezlik durumudur… Bu dünyanın kaynakları sınırlı ama kapitalizm sınırsız büyüme, genişleme, sayılma eğilimine ve dinamiğine sahip bir sistem. Ve kendini sınırlaması mümkün değil. İşte o zaman da gelip, duvara dayanıyor. Şimdilerde ‘Dünya Limit Aşımı Günü’ denilen işte bu çelişkiyi ifade ediyor. Biliyorsun Dünya Limit Aşımı Günü demek, doğanın bir yılda ürettiği yeni kaynağı insanların ne kadar zamanda tükettiğini ifade ediyor. Geçtiğimiz yıl Dünya Limit Aşımı Günü, 29 Temmuz’a gerilemişti ki, bu beş ayı doğaya borçlu geçireceğiz demek. Fakat bu konuda Türkiye öne geçti. Bizde Limit Aşımı Günü 27 Haziran’dı. Bizim dünyaya borcumuz bir ay fazla… Türkiye ‘muasır medeniyeti solladı bu alanda. Aslında sorun, kapitalizmin kendini yeniden üretme hızıyla, doğanın kendini yenileme hızı arasında bir ‘uyumsuzluk’ var. İşte sorunların temelinde yatan çelişki o. Öyle bir dünya ki, bireyler borçlu, aileler borçlu, şirketler borçlu, belediyeler borçlu, devletler borçlu. Asıl büyük borç da ‘doğaya.' Velhasıl, bir sürdürülemezlik durumu ortaya çıktı demiyoruz.
 
Dünyanın farklı yerlerindeki baskıcı rejimler her yerde sıkışıyor. Sistem sorun çözemediği sürece baskıyı artıyor. Ve devlet, terörünü araçsallaştırıp, yoluna devam ediyor.  Özet olarak, insanlık ve uygarlık, kapitalizmin işleyişinin bir sonucu olarak,  kritik bir kavşağa gelip dayandı. Her ileri aşamasında doğaya verilen zararlar artıyor. İklim krizinin ve ekolojik yıkımın, insanlığı ve uygarlığın geleceğini tehlikeye atmasının nedeni bu.
 
 İklim krizi hem dünya haklarının hem de kapitalistlerin gündeminde. Herkes kendi açısından tartışıyor. Biz iklim krizine nereden bakmalıyız?
 
İklim krizi herkesin ağzında ama nedense kimse kapitalizmi ağzına almaya yanaşmıyor. Eğer ortada bir ekolojik yıkım varsa, bir iklim krizi varsa, bunun asıl nedeni ne? Asıl sorumlusu kim? Şahsen ekolojik kriz değil, ekolojik yıkım denmesi gerektiğini düşünüyorum. Malûm, kriz normal durumdan, genel denge durumundan bir sapma demektir ama kriz ‘normale dönüşü’ de ima eder. Eriyen buzulları yerine koyabilir misin? Yok olan canlıları, yok olan biyolojik çeşitliliği geri getirebilir misin? Kuruyan ırmakları yeniden akıtabilir misin? Yok olan arıları -ki, bu dünya da son derecede önemli işlevleri vardır- geri getirebilir misin?
 
Elbette iklim krizi son derecede önemli, hayatî sonuçları var ama sadece ekolojik yıkımın bir bileşeni. Sorunu bir bütün olarak ele almak ve tartışmak gerekiyor. Ve tabii vakitlice asıl nedene odaklanmak gerekiyor ki, yıkımın asıl nedeni de kapitalizm. Bu da, kapitalizm dahilinde çözüm yok demektir. Asıl nedeni ıskalayarak sorunu çözülebilir misin?  Toprak, su ve hava hızla kirleniyor. Zehirleniyor demek daha doğru. Gıda üretimi zora giriyor, denizler, okyanuslar tuzlanıyor, ısınıyor, deniz seviyeleri yükseliyor, balıklar ölüyor, kurak alanlar genişliyor, yangınlar milyonlarca hektar orman alanını yok ediyor, sellerin, fırtınaların hortumların sayısı ve yoğunluğu artıyor. Biyolojik çeşitlilik yok oluyor. İyi de geriye ne kaldı denmeyecek midir? Kitaplarımdan birinin başlığı Çığırından Çıkmış Bir Dünya ve herhalde o başlık boşuna seçilmedi. Bütün bu yıkımların, saçmalıkların, akılsızlıkların bir tek nedeni var: kapitalizm. Bak sana bir şey söyleyeyim. Mesela ABD’de bir iktisat fakültesi öğrencisi, kapitalizm kavramıyla hiç karşılaşmadan mezun olabilir, dahası doktorayı bile tamamlaya bilir. Neden? Sistemin ayıbı açığa çıkmasın diye. Eskilerin bir deyimi vardı: Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler. Evet, insanlar da kapitalist bir toplumda yaşıyorlar ama kapitalizmi bilmiyorlar. Dikkat ettiysen hala çözüm dünyayı bu hale getirenlerden bekleniyor. Bir sorunu yaratandan çözüm beklemek abesle iştigal değil midir? Yani mektup yanlış adrese gidiyor.
 
Avustralya’da yangınlar dünya gündemine 3 ay sonra geldi ve yangın çok uzun süre söndürülemedi. Şimdi de sel, fırtına... İlk bakışta, iklim krizi, kuraklık ve sonucunda yangılar artıyor şeklinde genel çerçeve çizildi. Ancak biz biliyoruz ki kıtadaki kömür kullanımı ve kaya gazı çıkarımı, tarım alanlarının artırılması ortaya çıkan sonuçların ana nedeni…
 
Tabi genel bir aymazlık var. Bu kör gidişi, ekonomik büyüme mavalına dayanarak meşrulaştırma ve kabullendirme yoluna gidiyorlar. Neymiş efendim, ekonomi büyüyecek, refah artacak, dünya güllük-gülistanlık olacak! Oysa, kapitalizm dahilinde ekonomik büyüme, sermayenin büyümesidir ve asla genel refah üretmesi mümkün değildir. Oysa kapitalizm insana- topluma ve doğaya zarar vermeden yol alamıyor ve alamaz. Bir de biliyorsun iflah olmaz bir teknoloji hayranlığı, teknoloji fetişizmi var. Kâr etmenin hizmetindeki bir bilimsel-teknolojik gelişme toplumun hangi sorunun çözebilir? O zaman ne, neden, nasıl büyüyor sorusunun akla gelmesi gerekir. O ‘harikalar yaratan’ teknolojinin arkasında kim var? Kimin hizmetinde? Teknoloji insanlar kolay üretsinler, rahat yaşasınlar, mutlu olsunlar diye mi üretiliyor?
 
Şimdiler işte ‘temiz enerji’, ‘yeşil enerji’, ‘alternatif’ enerjiler revaçta… Elbette çevre kirlenmesine, doğa tahribatına neden olmayan enerjilere yönelmek mutlaka gerekiyor ama öyle bir şey hangi durumda mümkün olabilir? Fosil enerji baronlarına dokunmadan temiz enerjiler ne kadar üretilebilir ve sorunun çözümüne katkısı olabilir? Sınırsız, saçma üretime ve tüketime dokunmadan o sorun nasıl çözülecek? On yıllardır ‘sürdürülebilir kalkınmadan’ söz ediyor ve her geçen gün sürdürülemezlik durumu derinleşiyor. Bu işte bir yanlış yok mu? Onca zaman sonra alternatif enerjiler kullanılan toplam enerjinin yüzde 17,5’uğunu aşmıyor. Bu tempoyla gidilirse nereye varılır? Daha doğrusu bir yere varılabilir mi? Oysa vakitlice iki şey yapmak gerekiyor: Üretimin yönünü kârdan insan ihtiyaçlarına doğru çevirmek ve lüzumsuz ve zararlı üretime son vermek, üretimi ve tüketimi kısmak. Zira saçma, zararlı bir sürü şey üretiliyor ve tüketiliyor. Fakat saçma tüketimi durdurmak için, önce işin üretim tarafını halletmek gerekiyor. Sen bir şey ürettiğin zaman bir doğal kaynağı eksiltiyorsun. Eğer ölçüyü aşarsan işte böyle olur. Bir de üretirken de, tüketirken de ‘kirletmek’ kaçınılmaz olduğuna göre. Ve kapitalistler üretimin doğaya ve topluma verdiği zararları dikkate almıyorlar. Alırlarsa kâr oranı düşer.
 
 Avustralya’da yaşananlar insanlığa büyük bir uyarı mıydı?
 
Gayet tabi. Bu yangınlar Amazonlarda da var,  Sibirya’da her yerde hızla büyüyor. Norveç’te kış sıcaklığının 30 derecelere kadar çıkması neler olabileceğinin göstergesi. Benim çocukluğumda yağmur yağdığında ‘rahmet yağıyor’ derlerdi. Şimdi yağmur yağdığında insanlar korkuyor. Çünkü tüm yağışlarda sorunlar ortaya çıkıyor. Mersin, Antalya, Rize ‘de son dönemin yağışlarının neye mal olduğunu gördük. Kaldı ki, bu daha başlangıç. Avustralya’daki yangın tam bir felaket. Dediğin gibi insanlığa büyük bir uyarı.
 
Dünyadaki ekolojik mücadele hangi aşamada?
 
Son dönemde haklı olarak ekolojik sorunlara duyarlılık arttı. Dünyanın her yerinde insanlar ayakta demek bir abartma değil. Türkiye’de her taraftan feryatlar yükseliyor. Dev kapitalist tekellerin paralı katilleri ekoloji aktivistlerini katletmeye devam ediyor. Ekolojik mücadelenin yaklaşık 70 yıllık geçmişi var ama bu güne kadar ‘temelli bir zaafla’ malûldü. Bu sorunun kapitalizm dahilinde çözülebilir olduğunu düşünüyorlar. Kapitalizmi radikal olarak sorun etmiyorlar. Bu bir şeyi olmadığı yerde aramaktır. Avrupa’da yeşil partiler ne yaptı? Sonunda neoliberalizme teslim oldular. Ekolojik hareketin başarı sansı ‘eko-kapitalist’ değil, anti-kapitalist olmaya bağlı. Başka türlü söylersek, eko-sosyalist olması gerekiyor. Şahsen eninde-sonunda ekolojik hareketin o çizgiye geleceğini umut ediyorum. Görünen köy kılavuz istemediğine göre…
 
Zira ekolojik yıkım kapitalizm dahilinde önlenebilir demek, kapitalizm reforme edilebilir, ehlileştirilebilir, ıslah edilebilir, insafa gelebilir demektir. Oysa öyle bir şey asla mümkün değildir. Her üretim tarzı, her sosyal formasyon, her uygarlık belirli bir mantığa göre işler. O mantığın dışına çıkıldığında ‘sistem ‘ olmaktan çıkar. Mesela köleci üretim tarzı ıslah edilebilir miydi? Feodalizm ıslah edilebilir miydi? Öyle bir şey bu dünyada mümkün değildir. Şöyle düşün: Büyük bir sermaye grubunun CEO’su (başkomutanı), bir ortaklar/paydaşlar toplantısında insafa gelip, ‘Çok değerli zengin yoldaşlarım, biz yaptığımız bu üretimle doğayı biraz çok hırpalıyoruz, gelin üretimimizi kısalım, doğaya daha duyarlı davranalım’ dese ne olur? İşsiz kalır. Her biri öyle bir durumda sermayesini çekip başka yere yöneleceğini söyler.
 
Dünyada bir de yönetememe krizi yaşanıyor. Suriye, İran, Irak... Libya ve Akdeniz krizi yaşanıyor. Tüm bu sorunlar karşısında ulus-devletler nasıl bir rol oynuyor?
 
Ulus-devlet kapitalizme mahsus bir şeydir, onunla ortaya çıktı. Onunla yaşıt. Şimdi kapitalizm patinaj yapıyor, artık kendini yeniden üretmekte zorlanıyor ve tabii burjuva devlet de işlevsizleşiyor. Kapitalizmle doğdu, onunla birlikte ölecek. Bilindiği gibi kapitalist devletin üç işlevi vardır: 1- Sermaye (özel sektör) tarafından uygun ve ‘yeterli’ bir şekilde sunulması mümkün olmayan hizmetleri sunmak; 2- Bazı kapitalistlerin veya sermaye gruplarının ‘aşırılıklarını’ törpülemek ki, buna, kapitalizmi kapitalistlerden korumak da denebilir. 3- Zenginleri yoksullardan korumak. Şimdilerde devlet ilk iki işlevi külliyen yabancılaşmış bulunuyor. Ve bu meşruiyet krizi demektir, Kapitalist devlet artık sadece baskıya, şiddete, devlet terörüne dayanarak yönetmeye çalışıyor ama bu yolun sonu yoktur.
 
Tabii ‘Orta-Doğu’ denilen coğrafi bölgenin istisnai bir jeostratejik önemi var. Bu Kristof Kolomb’dan önce de öyleydi, bu gün de öyle. Ticaret ve su yollarının merkezi. Şimdilerde geleneksel stratejik önemine yeni şeyler de eklendi. Bilindiği gibi, kapitalizmin damarlarında dolaşan kan petrol, doğal gaz ve bunların çoğu o bölgede. Geride kalan yaklaşık 500 yılda kolonyalist-emperyalist Batı’nın zenginliği, dünyanın geri kalanının sömürüsüne, yağma ve talanına dayandı ve “garp cephesinde yeni bir şey yok." Zenginlik akışının devamı da orada yaşayan halkların kaynaklarını kendi refahları, kalkınmaları için kullanmalarını engellemekle mümkün. Siyonist İsrail’in oraya ‘monte edilmesinin’ sebebi ne sanılıyor?  Oradaki halkların kendi ayakları üstünde durmalarını engellemek için değil mi?
 
Tabii şimdilerde sıkışma var ve enerji kaynakları, kapitalizm için vazgeçilmez madenler azalıyor, kıtlaşıyor. Bölgenin tam bir bataklığa çevrilmesinin nedeni bu. Neymiş efendim ‘terörle mücadeleymiş!’ İyi de asıl terör devlet terörü değil midir? Terörü peydahlayan, kullanan kendileri değil mi? Aslında Orta-Doğu’da bu gün olanlar, başka yerlerde de yarın olacakların habercisi.
 
Kısa süre önce ABD-İran arasında gerilim arttı ve yüzlerce insan yaşamını yitirdi? Yakın zamanda İran’a fiziki bir müdahale beklenilebilir mi?
 
Bir sürü devleti orada çökerttiler ve nihai hedef İran. İran’ı çökertmek ABD’nin ve kolektif emperyalizmin nihai hedefidir. İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik nükleer bir saldırı planı olduğu anlaşılıyor ama ‘yangını çıkaranlar’ onu söndüremeyebiliyor. Artık emperyalist sistem savaştan, terörden medet umar durumda.
 
Tüm bu sorunlar yumağı arasında Türkiye dış politikası hangi düzeyde, iktidar ne yapmaya çalışıyor?
 
Geçtiğimiz yüzyılda Türkiye yüzünü emperyalist kampa sırtını da kendi coğrafyasına çevirdi. İkinci emperyalist savaş sonrasında ABD ile ikili anlaşmalar yapıldı ve 1952 yılında NATO’ya üye oldu.  NATO dediğin başkomutanı ABD’li general olan bir askeri saldırı paktıdır. O tarihten sonra Türkiye bağımsız dış politika uygulama yeteneğini kaybetti. Tabii sadece dış politikada değil, iç politikada da mesela ekonomi politikası, sanayileşme politikası da dışardan belirlenir oldu. Emperyalist savaş sonrasında sanayileşme/planlama fikrine yabancılaştı. 1980 NATO’cu darbe sonrasında tarımı da dışarıya ihale ettiler. Aslında Türkiye ‘24 Ocak Kararları’ ve 12 Eylül NATO’cu faşist darbe sürecinde yeniden kompradorlaşma tercihi yaptı ve her türlü ‘ulusal kalkınmacılığa’ ve planlamaya elveda dedi. Bu günkü çöküş tablosunun gerisinde o iki tercih yatıyor.
 
AKP’nin uyguladığı dış politika tam bir başarısızlık örneği ama bu şaşırtıcı değil. AKP Politik İslamcı bir parti ve Politik İslamcılar dünyayı anlamaktan acizdirler. Çünkü, önlerine ve ileriye değil, geriye bakarlar… Çözümü geçmişte aralarlar. İşte 21’inci yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunu ihya etme hezeyanları bununla ilgilidir. Aslında sorunuzun cevabı ‘AKP dış politikada ne yaptığını bilmiyor!’ olabilir. Geride kalan dönemde akla-mantığa uygun hiçbir şey yapmadılar. Bir yanlıştan diğerine savruldular. En büyük yanlışları da dış politikayı iç politika amaçlarına endekslemeleri ki, bundan büyük yanlış olamazdı…
 
 Peki, Türkiye-Rusya ilişkisini nasıl değerlendirmek gerekiyor, Türkiye’nin NATO üyeliği, bu ilişkide belirleyicilik düzeyi nedir?
 
AKP, Türkiye’yi NATO’dan koparmak istemiyor ama öyle bir görüntü, öyle bir izlenim de yaratıyor. Rusya yaklaşık on yıllık bocalamanın ardından kendini toparladı ve etkili bir aktör olarak sahnedeki yerini aldı. Güya NATO cephesine mesafeli durayım derken bu sefer de Rusya’nın etki alanına girdi. Velhasıl iki cami arasında kaldı. Bir yere bağımlıyken şimdi iki yere bağımlı. Pekâlâ iki tarafa da bağımlı olmayabilirsin.
 
Türkiye’de bir yönetememe kriziyle karşı karşıya olduğumuz anlaşıyor. Mesela AKP-MHP iktidarı yerel yönetimlerinin yetkilerini sınırlandıracak bir yasa tasarı hazırlığında, bu tasarı iktidarın büyük şehirleri ve kayyım atanan bölgelerinin tekrar HDP tarafından kazanılması sonrası geldi. Aynı zamanda Kanal İstanbul’a İmamoğlu’nun karşı çıkması üzerine hızlandırıldığı belirtiliyor. AKP’nin seçimli iktidar dönemi ve meşruiyet zemini hangi düzeyde?
 
AKP’nin meşruiyet temeli tamamen aşındı. Asgari demokrasi, kuvvetler ayrılığı gibi şeyler artık onların kitabında yazmıyor. Kaldı ki, ortada AKP diye bir parti de yok! Despotik bir rejim bu. Artık ‘eski oyunu oynaması’ mümkün değil. Hiçbir şey eskisi gibi değil çünkü. Meşruiyet temeli hızla aşınmaya devam ediyor, despot da daha çok baskı ve şiddetle durumu sürdürmeye çalışıyor ama bu yolun sonu yok. AKP rejiminin hiçbir sorun çözme yeteneği yok! Tam bir doğa cinayeti, tam bir yağma ve talan olan ‘büyük projelerle’ göz boyamaya çalışıyor. Ve o ‘büyük projeler’ kapitalistleri maaşa bağlamak demek ve bu bir ilk. En büyük silahlarından biri de yalan. Her halde bir ‘yalancılar yarışı’ yapılsa, bu AKP birinciliği kimseye kaptırmazdı.
 
Dünyada asla yapılmaması gerek şeylerin bir listesi yapılsa, herhalde Kanal İstanbul Projesi en başa yazılırdı. Bu tam bir taammüden doğa cinayeti. Bir felaket ama insanların çoğu henüz durumun vahametini yeteri kadar kavramış değil. Bu dünyada ‘yapılmaması gereken işler vardır’ ama bir de ‘yapılmasının düşünülmemesi bile gereken şeyler de vardır’ ki, Kanal İstanbul Projesi işte öyle bir şey. Galiba Körfez’deki Arap dostlarına söz vermişler… Kanal civarını onlara pazarlamışlar. Israrın bir nedeni ve o olabilir. Fakat bu cinayet teşebbüsünü önlemek şart.
 
Üzerine konuştuğumuz tüm bu sorunlara karşı dünyanın birçok ülkesinde kitle hareketli ortaya çıkmaya başladı. Özellikle son birkaç yıldır bir artış gözleniyor. Dünyadaki muhalefeti nasıl görüyorsunuz, bu hareketlerin ortak ve küresel birlikteliğe ihtiyacı var mı?
 
Kapitalizm bir dünya sistemi. Eğer dünya sistemiyse, ona karşı mücadelenin de dünya ölçeğinde yürütülmesi gerekir. Saldırı ‘Büyük İnsanlığa’ ve doğaya yönelik olduğunda göre. Kapitalizm karşıtı mücadelenin mutlaka enternasyonal bir nitelik kazanması gerekiyor ama bu ancak radikal bir bilinç sıçraması ve evrensel plandaki mücadelenin gerekliliğine inanıldığı durumda mümkün olabilir. Aslında kapitalizmin “Büyük İnsanlığa” teklif edeceği bir şey yok. Dünyanın nerdeyse tamamında insanlar ayakta ve bu isyanların asıl nedeni de her birinin dillendirdiği taleplerle sınırlı değil. İşte, karbon vergisi, ulaşım (metro-otobüs-tren) zamları, WhatsApp vergisi, yolsuzluklar, benzin zammı, sosyal hizmetlerin, kamu hizmetlerinin yetersizliği, vb. İsyanların asıl nedeni, ‘bardağı taşıran son damla değildir, bardağın dolu olmasıdır’ ve bardak her yerde dolmuş veya dolmakta. Dolayısıyla tüm bu itirazlar anti-sistemik bir nitelik taşıyor. İnsanlar artık kapitalizm dahilinde sorunların çözülebilir olduğuna inanmıyor. Tabii aynı netlikte dillendirilmiyor ama itiraz sisteme yönelik.
 
Şimdilerde denkleme ekolojik mücadele de eklenmiş durumda. Bu eskiye göre bir yenilik ve mücadelenin potansiyel başarısı için önemli. Tabii ekolojik mücadele radikal anti-kapitalist olmak kaydıyla. Bu arada örgütlenme bakımından da imkânlar daha iyi. Mesela doğrudan demokrasiyi -ki, demokrasi zaten başka türlü olamaz- hayata geçirmek daha kolay. Tabii karşı taraf için de bir avantaj. O zaman kimin daha önce ve nasıl kullanacağı önemli. Aslında Samir Amin, son dönemde ‘Ezilen halkların sömürülen sınıfların enternasyonalini yaratmalıyız’ sloganıyla başlattığı bir girişim var. O konuda bir deklarasyonunu Özgür Üniversitede yayınlamıştık. Başkaları da yayınladı bildiğim kadarıyla… Artık atalete son verme zamanı gelmiş olmalıdır. Aksi halde geriye kurtarılacak pek bir şey kalmaya bilir. Kaldı ki, komünist toplum perspektifi dışında insanlığın ve uygarlığın bir geleceği yok. Bilen varsa söylesin?
 
Türkiye ve Ortadoğu’da, daha küresel düzeyde de Kürt hareketinin etkisi tartışılıyor. Toplumların geleceği konusunda Kürtlerin rolünü nasıl değerlendirmeliyiz?
 
Tartışmasız olan bir şey varsa, Ortadoğu’da en politikleşmiş halk Kürtlerdir. Bulundukları her yerde dinamizmi temsil ediyorlar. Türkiye ve Suriye, başka yerlerde de öyle. Fakat Türkiye solunun da kendine çeki düzen vererek, Kürt halkıyla sağlıklı bir ortak hareketi oluşturması gerekiyor. Kürtleri dışlayarak, Türkiye’de herhangi bir şeyi başarma imkanı artık yok. Bir de Rojava Devrimi, ‘mevcut durumdan nasıl çıkılabilirin’ ipuçlarını da barındırıyor. Bu konulara da yoğunlaşmak gerekiyor. Klasik merkezi örgüt modelinin ve partilerin bu çağda işe yaraması artık mümkün değil. Yeni bir örgütlenme modeli geliştirmek gerekiyor ve bu imkânsız değil. 2020 yılının dünyadaki muhalefet hareketlerinin bir üst aşamaya taşınacağı, umudun büyüdüğü bir yıl olacağı beklentim var.
 
MA / Deniz Nazlım - Selman Güzelyüz

ANALİZ

ANALİZTürkiye yol Ayrımında

Türkiye yol AyrımındaKritik bir eşikten geçiyoruz. Egemen güç, ya Türkiye’nin demokrasiye dönük iki yüzyıllık…